Hava Durumu
Anlık
Yarın
7° 3°
ÖKÜZÜN BOYNUZLARI-Ekrem Hayri PEKER

     Yok, yok. O öküz değil bu. Hani Dünyamızı boynuzları arasında tutan, kafasını salladıkça depremlere sebep olan öküz değil bu.

      Bazen bir sözcük alıp götürür sizi, bazen de binlerce sayfalık bir araştırmaya bedeldir. Bir dostumla sohbet ediyordum, ailesi Batum’dan Özbekistan’a sürülmüş, orada yüksek görevlerde bulunmuş, Özbekistan bağımsızlığını ilan ettikten sonra Rusya’ya gitmişler. Yaklaşık yüz yıllık bir sürgünden sonra aile Türkiye’ye dönebilmiş. Bir sohbetimizde bana “Özbekistan’da sembolik bir başlık parası var, kalın derler” diye söylemişti. Bu sözcük beni alıp köyüme götürdü.

      Köyümüzün esas kurucuları Yörüklerdi. Mevcut yerleşim yeri terkedilmiş,1600’lü yıllarda dört yörük ailesi köye yerleşmiş. Osmanlı’nın çöküş yıllarında önce Kafkas kökenliler daha sonra da Balkan muhacirleri yerleştirilmiş. Köyümüzde yaşayan Yörükler başlık parası için “kalın” sözcüğünü kullanırlardı. “Yeni Türkçe”, Asya ve Balkanlarda yaşayan Türklerle Batı Anadolu Türkleri arasındaki bağı kopardı. Bu arada Türklerin büyük dağlara “Balkan” ismini verdiklerini de hatırlayalım.

      Sömürgeci kâşifler keşfettikleri yeni topraklara üstü damgalı bir taş dikerlerdi”.Bu toprakları “İspanya/Portekiz/Fransa/Britanya/Hollanda Kralı adına fethettim” derlerdi. Dikilen bu taşlarda kralın arması bulunurdu. Taşlar, sözler bir halkın, bir kültürün o topraklara dikilmiş simgeleri gibidir. Sömürgecilerin diktiği taşlar yıkılır ama kültürel izler emperyalistlerin çabalarına rağmen ayakta duruyor.

      Tarihi okurken, araştırırken bugünkü coğrafyayla, bugünkü iklimle değerlendiriyoruz. Son yüzyılda Rus tarihçilerin bir kısmı araştırmalarını iklim faktörünü gözeterek yapıyorlar. Örnek verelim; Mısır bir kaç kez Asur ve Pers, sonra Büyük İskender ve Roma ordularınca kolayca istila edildi. Demek ki Filistin ve Sina Yarımadası büyük orduların rahatlıkla gidip gelebileceği, yiyecek ve su bulabileceği bir ortama sahipti. Orta Asya’nın 7-8 bin yıl önceki coğrafyası çok farklıydı. Gobi ve Taklamakan çöllerinin olduğu bölgede Akdeniz’den büyük denizler vardı. Ayrıca Hazar Denizi, Aral Gölü bugünkünden daha büyüktü. Prototürk diye adlandırılan kavimler ( ve Moğol Kavimleri) bu denizlerin çevresinde yaşıyordu. Bu denizler bugünkü Kazan şehrine kadar uzanıyordu. Türklerin yaşadığı bölgeler bugünkü kuzey Çin ve Kore’den başlayıp Volga boylarına, Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyine, oradan bugünkü Transilvanya’ya kadar uzanıyordu. Tabii ki bu bölgede başka halklar da yaşıyordu. İklimsel değişiklikler sonucu Orta Asya’nın demografik yapısı da değişmiştir. İklim değişikliği doğal olarak ekonomik düzeni vurmuş, denizden uzaklaşan şehirler çökmüş, halk fasılalarla göçmek durumunda kalmıştır.Göçmenler gittikleri bölgelerde bugünlere ulaşan uygarlıklar kurmuşlardır.

        ANAU/MERV Bölgesini araştıran ve kazı yapan Arkeolog ve yazar Raphael Pumpelly (1837-1923) bölgede yaptığı kazılardan sonra 1908 yılında ABD’deki Chicago kentinde yayınladığı Anau’nun Gadimi OSUŞÜ adlı eserinde “Babil ve Mısır Medeniyetlerinden çok önceleri (Günümüzden 8000 yıl önce) bu bölgede büyük bir uygarlık kurulmuştur. Burada yaşayanların Asya yabani öküzlerini, at, domuz, koyun gibi hayvanları evcilleştirdiği anlaşılmıştır. Anau’da iplik eğiriliyor, kumaş dokunuyor, tahıl üretiliyor, evlerde el değirmenleri kullanılıyor. Kilden nakışlı, resimli kap-kacaklar yapılıyordu. Ayrıca avcılık da yapılıyordu”.

         R.Pumpely eserinde aynı çağda Avrupa’daki kültürel benzerlik için “Anau’daki gelişme sürecinin sonucu ve ürünü olup; Anau’da yaşayanların atları ve develeri evcilleştirdikten sonra bu bölgenin dışına çıkmışlar diye değerlendirmeliyiz. Buna benzer üstünlüklerin sırasına; bakır ve kurşun üretme, dokuma sanatı, ev hayvanları besleme, çiftçilik ve muhtemelen kil kap-kacakları süsleme sanatı gibi yönlerden kazanılan bilgi ve deneyimleri de katmalıyız”.Bölge halkı yaklaşık M.Ö.4000 yıllarında iklim şartlarının değişmesiyle ayrılmak durumunda kalmışlardır. Tarım ve hayvancılıkla uğraşan bu toplum yaşadıkları bölgeden 500-600 mil uzaktaki ovalık bölgelere göç etmişlerdir. Eski Babil’de bulunan uzun boynuzlu öküz heykelleri biçim olarak Anua’da bulunmuş heykellerle benzeşmektedir”.

         Dr. Duyerst Babil’de bulunmuş uzun boynuzlu öküz heykellerinin biçimlerinin Anau’dakilerle aynı olduğunu belirtmiştir. Buradan yola çıkarak Babil’deki öküzlerin bölgedeki evcilleştirilmemiş yaban öküzleri olmayıp Anau’dan gelen öküzler olduğunu söyleyebiliriz. Bataklık, yaşanmaz, geçilmez bir haldeki Aşağı Mezopotamya’nın tarıma ve yerleşime açılması için; tarımı, kanal kazmasını, tuğla yapmasını, ev ve tapınak yapmasını bilen insanların bölgeye gelmiş olması gerekir.

         Bölgede bulunan çivi yazılı tabletlerde evcil ve yabani sığırlar için ayrı işaretler kullanılmaktadır. Önce yabani sığırlar için bir işaret kullanılmış, daha sonra göçmenler evcil sığırları getirince onun için de ayrı bir işaret kullanılmış. Sümer ve Elam’a özgü Ziggurat kültürü Babil’e ( yani Sami halklarına) geçmiştir. Elamların merkezi olan Şuş şehri yakınlarındaki Çoğazenbil şehrindeki Ziggurat tapınaklarının aynısı Babil’de yapılmıştır. Herodot, Babil Zigguratının mimarisini şöyle betimlemiştir.”Birbirinin üzerinde oluşan bu tapınağın katlarına çıkmak için yılan gibi kulenin çevresini saran merdivenleri kullanmaktalar. Bu kulenin en üst katında bir tapınak yerleşir”.Çoğazenbil’ deki zigguratın üstü örtülü merdivenleri belirli aralıklarla açık bırakılmış ve burada yolun iki kenarına çeşitli hayvan heykelleri ve bilhassa hörgüçlü öküz heykelleri konmuştur. Öküz boynuzlu heykel kültünü daha sonra Sümerlerde ve Mezopotamya’da görüyoruz. Bu bölgelerde bulunan eserlerin tarihlendirmesi yapılınca öküzün evcilleştirilmesinden önceki zamana ait olduğunu görüyoruz Demek ki bu kült bölgeye daha önce gelmiş. Göçmenler geldiğinde bölgenin boş olduğunu söylemiyorum. Göçmenlerin getirdiği ve yerel halklara benimsettiği kültürden bahsediyorum.

          Uzmanlar Sümerlerin nüfusunun az olduğu konusunda hemfikirler. Sümerler sayılarının az olmasına rağmen büyük bir medeniyet kurmuşlardır. Bölgenin ilk alfabesini/yazısını icat etmişlerdir. Kısa zamanda bölgeye yayılan bu yazıyı Fenikeliler geliştirmişler, Akdeniz havzasına yaymışlardır. Prototürklerin önceki yazıları hiyeroglif tipiydi. Birbirlerine rakip kent krallıklarının mücadelesi Sümerleri zayıflattı. Sümer şehirleri Sami kabilelerin çekim merkezi oldu. Sürekli artan Sami nüfus Sümerleri içinde eritti. Samiler, Sümerlerin yazı dillerini, kanunlarını benimseyip yaşattılar. Aynı kültür Girit adasında ve Mısır’da kutsal Apis kültürü olarak karşımıza çıkar. Bu kültür Mezopotamya’dan Anadolu’ya geçer. Prof.Dr. Veli Sevin “Anadolu Arkeolojisi”adlı eserinde şunları yazar (sayfa 86-88): “Erken Kalkolitik çağın sonlarına doğru  (3700-3500) yılları arasında Keban yöresindeki Korucu Tepe büyük olasılıkla bir göçebe tarafından tahrip edilmişti. Önceleri iyi bir biçimde iskân olunan yerleşme yerini yakıp yıkan bu insanlar tepeyi bir mezarlık alanı haline getirmişlerdi. Kerpiç bloklarla sınırlandırılan bu mezarlardan biri kuzeyin kurgan türü gömülerini andıran birbiçimde ahşap bir çatıyla kaplanmıştı. Gümüş, bakır ve demirden zengin mezar armağanları belki de göçebe kabile reislerinin güçlerini simgelemekteydi.....Güneydoğu Anadolu’da 3400 yılları civarına tarihlenen Siverek yakınlarında Hassekhöyük’ün 5. tabakasında bulunan bir yapıda da değerli eşyalar bulunmuştur.Yapı Geç Uruk dönemine aittir.Yapıların bazılarının duvarları mozayik panolarla bezeliydi.Pişmiş topraktan çivilerin birinde sağa sola doğru yürüyen boğalar bulunur.Bu türde birbezeme Anadolu’ya yabancı ve tümüyle Güney Mezopotamya’ya özgü bir anlayışın ürünüdür”.

        Alman Bilim Adamı Will Durant 1985 yılında Köln’de yayınladığı Kutergeshicder Mensehheit – İnsanlık Kültürlerinin Tarihi adlı eserinin birinci cildinin Uygarlık Beşikleri: Türkistan “ Anau” Aklı Şaşırtan Yollar bölümünde; M.Ö.4000 yılların Anau Uygarlığı ile Elam/Şuşa uygarlığı arasındaki ilişkiye dikkati çeker. Benzer kültür izlerinin hem Anau ile Mezopotamya, hem de Eski Mısır Sanatı ve el işlerinde görüldüğünü belirtir. Durant Avrupa ve Amerika’daki bugünkü kültürün kaynağının Turkistan olduğunu belirtir.

         Eldeki veriler M.Ö.4000 yıllarında Türkmenistan ve bütün Merkezi Asya’da aşırı sıcaklardan dolayı yaşamın zorlaşması ve Karakum Çölünün daha çok genişlemesi yüzünden bölge halkının göç ederek Afganistan, Hindistan, Mezopotamya ve Mısır gibi yaşamaya uygun bölgelerde dünyanın en eski medeniyetlerinin ortaya çıkmasında temel rol oynamışlardır. Sümer Kültürü için Anau Medeniyetinin devamı da denebilir.

         İranlı Tarihçiler Hasan Pirniya ve Meskur Muhammed Cevat Elam uygarlığının Güney ve Batı Türkmenistan uygarlığının birbiri ile ilişkili olduğunu, Sümerlerin Kuzeyden Basra körfezine ve Babil düzlüğüne geldiğini belirtirler.

        Anau uygarlığının son döneminde bölgede Altın Tepe Medeniyeti belirir. M.Ö. 4000 yıllarının sonunda büyük bir kent oluşturan bu halk geride süslü kap-kacaklar ve çok ustaca yapılmış mücevherler bırakmışlardır. Bölgede Ziggurat benzeri yapıların izlerine raslanılmıştır. Kalıntılar arasında çok sayıda öküz heykeli bulunmuştur.

       Rus Arkeolojisinin Atası sayılan Nikolsky “Sümerlerin ana vatanı Aşkabat yakınlarındadır. Bu ülkenin kurganlarında bulunan eşyalar Sümer kurganlarında bulunanlara çok benzerler. Bütün Bunlar Sümerlerin büyük bir ihtimalle buradan Mezopotamya’ya geldiğini gösterir. Sümerlerin Baş Tanrıları olan En-lil’in yerleştiği yer Mezopotamya’nın güneyindeki düzlükler değil, dağlarda olmuştur. Beklide Köpet Dağı’nın etekleri onların anavatanı olmuştur” demiştir.

      Kısacası Türkmenistan’ın Anua bölgesinde doğan “Boğa” kültürü Kafkasya ve Mezopotamya üzerinden Anadolu’ya girmiştir. Atlas Tarih Dergisinde (Eylül 2011Sayısı) yayınlanan bir haber bunu teyit ediyor. Kütahya İlinin Seyit Ömer ilçesinde yapılan kazılarda 4 bin yıllık tarihi eserler bulunmuştur. Bu yerleşim yerlerinde Erken Tunç çağında hem Ana Tanrıça, hem de “ Boğa kültürü”nün beraber yaşadığı anlaşılmıştır.

      Tekrar başa dönersek Orta Asya’dan göç etmek zorunda kalanlar gittikleri bölgelerde medeniyet seviyesinin yükselmesini sağlamışlardır. Göç eden halklar kalabalık değildi ama yerel halkı yüzyıllar boyu yönetmişlerdir. Buna en iyi örnek Mısır’dır. Firavunlar devrinden sonra Deniz Halkları, Persler, İskender, Roma, Bizans, İslam istilası devirlerini yaşamış, Tolun Oğulları, İhşitler, Fatımiler, Eyyubiler, Memlukler, Osmanlılar gelip geçmiştir. Tarihte bazı halklar için eriten halklar diyebiliriz, örneğin Mısır gibi.

       Gerçi Kafkasyalı tarihçiler Etrüsk, Hitit, Hurri ve Sümerlerin Kafkas kökenli olduklarını iddia etmektedirler. Urartuların Hurice konuştukları bilinmektedir. Anadolu Halkları Hiyogrolif ve çivi yazılarını aynı anda kullanmıştır. Bu konular ve Prototürklerin yazıları ayrıca incelenmelidir

YARARLANILAN KAYNAKLAR:

1-Avrupa’lıların Ataları Türk’tür  Cengiz Özakıncı

2-İsveççe’nin Türkçe İle Benzerliği-İsveçlilerin Türk Ataları  Pr. Sven Lagerbring

3- Anadolu Arkeolojisi    Pr.Veli Sevin

4-Büyük Türk Part Devleti Beg murat Gerey

5- İran Türklerinin Eski Tarihi Pr.Dr.Muhammed.Taki Zehtabi (Kireşçi)

6-Iraklılar Kitabı Kazım Mişan

7- Kazım Mişan’ın diğer Eserleri

__________________________________________________________________

*Ekrem Hayri PEKER (ekrempeker@gmail.com)

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
2665 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Saat
Takvim
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.83695.8603
Euro6.54196.5681