Hava Durumu
Anlık
Yarın
31° 34° 16°
CUMHURBAŞKANI İslam KERİMOV’un -YÜKSEK MANEVİYAT YENİLMEZ GÜÇTÜR- ESERİNDE: “BAĞIMSIZ ÖZBEKİSTAN” -1- Süleyman MERDANOĞLU*

Bu gün 2 Eylül, Özbekistan’ın ilk Cumhurbaşkanı İslam Kerimov’un vefatının ikinci yıl dönümü. Vefatı nedeniyle, Özbekistan’ın Ankara Büyükelçiliğini ziyaret ederek, taziye de bulunmuş defterini imzalamıştım. Geçen ay  (Temmuz 2018)  Özbekistan seyahatım da Taşkent de İslam Kerimov müzesini ziyaret ettim, müzedeki defterine duygularımı yazdım.

Özbekistan’ın merhum efsane Cumhurbaşkanı’na Allah’tan Rahmet dilerken;

Hatırasına binaen, kendi kitabından özetlediğim aşağıdaki makalemi okuyucularıma takdim ediyorum.

İzlemeniz dileğiyle; https://www.facebook.com/ISLAMKARİMOVFOUNDATİON/VİDEOS/272193086934743/

                             ***

31 Ağustos 1991 tarihinde elde ettiğimiz millî bağımsızlık, XX. yüzyılda halkımız tarafından gerçekleştirilen en büyük manevi cesaret örneği oldu dersek,  gerçeği söylemiş oluruz.

   Sovyet devrinde mefkure meselesinde öyle bir mekanizma mevcuttu ki, o mekanizma insanları serbest olarak düşünmeye değil sahte gayeleri yerleştirmeye çalışırdı.  İslam Kerimov

      Biz; halkımızın dünyada kimseden eksik ol­maması, evlatlarımızın bizden daha güçlü, bilim sahibi, akıllı ve elbette ki mutlu yaşa­ması için tüm gayret ve imkânlarımızı se­ferber ederken, bu hususta manevi terbiye meselesi, hiç şüphesiz, büyük bir önem arz eder. Eğer biz bu konuda duyarlılığımızı, karar­lılığımızı ve sorumluluğumuzu kaybedersek, bu çok önemli işi kendi hâline bırakırsak, kutsal değerlerimizle yoğrulan ve onlardan güç alan maneviyatımızdan, geçmişimizden, değerleri­mizden ayrılırsak sonunda tutmuş olduğumuz küresel ilerleme yolunda kaybolabiliriz.

Halkımız yüzlerce yıllık tarihî geçmişinde bu tür tehlikelere maruz kalmış, bunun acısını çekmiş bulunmak­tadır. Esaretlerden dolayı dilimizin, dinimizin ve manevi­yatımızın bir zamanlar nasıl badireler atlattığını hepimiz iyi biliyoruz. İşte bu facialı geçmiş, geçtiğimiz çileli yollar hepimize ders olmalı, bugünkü olayları derinlemesine analiz ederek mevcut tehditlere karşı daima uyanık olarak yaşamaya yöneltmelidir. Kendi tarihini bilmeyen, dününü unutan milletin geleceği yoktur. Bu gerçeği insanlık tarihi birçok kez göstermiştir.

Bilindiği üzere, yaşadığımız eski diktatörlük sistemi döneminde millî maneviyatın gelişmesine izin verilmemiştir. Bilakis, milletimizin tabiatına, yaşam tarzına ters olan komünist mefkûreyi her türlü yollar ve zorbalıkla kabul ettirmeye çalışılmıştır. Dolayısıyla bağımsızlığın ilk günlerinden itibaren bu alandaki durumu tamamıyla değiştirmek ülke­miz­deki en güncel ve önemli görevlerden birine dönüştü.

— Bir düşünün aziz dostlar, müstebit sistem yani sömürgecilik döneminde biz kimdik?

— Kaderimiz, özgürlüğümüz kimlerin elindeydi?

— Kâbe diye nereye yöneliyorduk? Her sabah «Esselam!..» marşının sesleri altında kimlere tazim ederek uyanıyorduk?

— Dilimiz, dinimiz ne durumdaydı? İmam Buhari, İmam Tirmizi, Hoca Bahauddin Nakşıbendlerin kutsal topraklarına hiç önem verilir miydi? Emir Timur, Bâbür Mirza ve diğer büyük­lerimizin isimleri hangi topraklara karışıp gitmişti?

— Millî gururumuz, insanlık şanımız, örf âdetlerimiz hangi kavramlarla değiştirilmişti?

— Peki, ya biz? Biz benliğimizi biliyor muyduk? Şu muteber toprakların, büyük atalarımızın ölmez mirasıyla beslenen yurdun evlatları olduğumuzun farkında mıydık?

— Lütfen söyler misiniz, o dönemlerde Özbekistan’ı dünyada tanıyan var mıydı? Birileri bizi biliyor, millet sınıfına koyuyor muydu?

— Ülkemizin emsalsiz zenginliklerinden hangi birimiz haberdar idik?

—Güya millî gurur olan pamuk, gerçekte millî gurur yerine boyundurukmuş, halkımızı yalın ayak bırakmaktan, başımıza azap, dert, çileden başka ne getiriyormuş?

Gerçekten, yakın tarihte halkımızın başından geçen çileleri, işkenceleri, kaderimizin uçurum kıyısına geldiği o uğursuz günleri unutmaya bizim asla hakkımız yok.

Eski sistemden ağır bir miras olarak kalan bu tür illetlere, ülkemize karşı yapılan küçümseme ve millî menfaatlerimizi hiçe sayma tutumlarına son vermek en başta gelen görevlerimizdendir. Ayrıca eski değerleri­mizi, din ve diyanetimizi kalkındırma, hayatı­mızda tarihî adaleti oturtma, yeni bir sistem kurma yolunda halkımızın manevi yükselme­sine dair önümüze koyduğumuz âlicenap amaçların ger­çekleş­mesinde halledici ölçüt olarak bakmak ve bu doğrultuda faaliyetleri sürdürmenin bizim için her zaman en başta gelen görevimiz olduğunu ve bugün de dikkatimizin merke­zinde durduğunu belirtmek gerekir.

Şunu memnuniyetle söylemek gerekiyor ki, yüce fazilet ve atılımlar, milletimizin kanı ve iliklerine kadar işlemiş bulunmaktadır. Onun fıtratına özgü yüksek maneviyat asırlar boyunca bizi nice kaza ve belalardan, tufan ve fırtınalardan sağ salim koruya gelmektedir. Her türlü baskın ve istilalara rağmen, ağır ve zor şartlar altında bile atalarımız benliklerini korumuşlardır. Bunun yanı sıra manevi hayat ölçüleri, edep, ahlak prensip­lerine uyarak, kâmilliğe doğru ilerleyip yaşamını sürdürdüğü bugün hepimize örnek olmakta ve bizlere gayret bahşetmektedir.

Bilindiği üzere, herhangi bir halk veya mil­letin tefekkürü, yaşam tarzı, manevi görüşleri kendiliğinden oluşamaz. Bunların meydana gelmesi ve gelişmesinde belli bir tarihî ve sosyal faktörler gerekeceğini hepimiz iyi biliyoruz.

Örneğin, Doğu âleminde, özellikle Orta Asya koşullarında topluluk hâlinde yaşama duygusu gayet önem arz etmekte ve insanları birbi­rine yaklaştırarak, karşılıklı dayanışma içerisinde hayat sürmek için ortam sağlamaktadır. Bu bakımdan milletimizin yaşam ve anlayış tarzına bakacak olursak, başkalarına hiç benzemeyen, asırlar içinde şekillenen ve aynı zamanda hayatımızın bölünmez bir parçası tarzında âşikar olan birçok özellikler görmekteyiz.

Örneğin, dilimizdeki «mehr-âkibet, mehr-muhabbat, mehr-şafkat, kadr-kımmat» gibi birbirini anlamca zenginleştiren ve tamamlayan kelimeleri alalım. Bu kelimeleri başka dillere aynen tercüme etmek oldukça zordur.

Doğu halkları ve vatandaşlarımıza ait olan bu gibi alametler hakkında konuşurken, onların tarihî ve sosyal dayanağına ayrıca dikkat etmek gerekir, diye düşünüyorum. Tarihten bilindiği üzere, Orta Asya hudutları içinde insanlar ezelden beri vadilerde, büyük su kaynakları olan  ırmaklar boyunda yaşamışlardır. Çevresi çöl ve kırlarla kuşatılan, doğası, iklimi gayet karmaşık olan bu mıntıkanın kendisi halk ve milletlerin asırlarca birbirleriyle omuz omuza vererek, birbirlerine yardımcı olarak yaşamalarını gerektirmiştir.

Gerçekten de bu zeminde yaşayan insanların dağınık halde ikamet etmeleri imkânsızdır, onları bu şuurla eğiten tabiatın, hayatın kendisidir. Hayat ve tefekkür tarzının bölünmez uzvuna dönüşen işte bunun gibi ezelî düşünceler mıntıkamızda yaşayan büyük âlimlerin, düşünürlerin bıraktığı paha biçilmez mirasına da yansımaktadır. Örneğin, Ali Şir Nevayî olsun, Rudeki, Abay, Mahtumkulu veya Toktagul gibi büyük zatlar olsun, bunların hepsinin eserleriyle sadece iki ırmak arasındaki (Mavera­ünnehir) halkları değil, belki de tüm insanlığı her zaman dost ve kardeş olarak yaşamaya davet etmeleri boşuna değildir.

Atalarımız yüzyıllar boyunca bu uçsuz bucaksız mıntıkada güzel değerler esasında, huzur içinde, birlikte yaşamışlardır. Tabiri caizse, bugün de tarih ve kader, tabiatın ta kendisi bizi, yani tüm Orta Asya halklarını aynen böyle bir dostluk ve ortaklıkla hayat sürmeye çağırmaktadır.

Kısacası, tarihî gerçeğe böyle bakma, bir­likte yaşama duygusu bizim için hayat felsefesine, daha doğrusu hayat prensibi hâline dönüşmüştür. Modern zamanın diliyle söyleyecek olursak, bu millî mantalitemizin temelini oluşturan, bizi başkalarından ayıran öyle bir özelliktir ki, onu fark etmemek, anlamamak, görmemek mümkün değildir.

Batı dünyasında ise insanların hayat tarzında toplumsallaşmaktan ziyade bireyciliğin, şahsî menfaat temellerinin, üstün olduğunu müşahede etmek müm­kündür. Bunun da muayyen objektif ictimaî-tarihî faktörlerden dolayı meydana gelen bir gerçek olduğunu inkâr edemeyiz.

Binaenaleyh, Orta Asya ortamında insanlar topluluk hâlinde mahalleler kurmuş, birbirlerine nezaketle, hoşgörüyle yanaşmış, günümüzde ise şartlar her ne kadar değişmişse de bu günün insanı tarihin zorlu sınavından geçerek, kendi değerlerine bağlı olarak yaşamayı tercih etmiştir. Bunu ileri görüşlü, dünyaya akıllıca bakan insanların doğru anlaması, itiraf etmesi ve ona karşı saygı duyması gerekmektedir.

Ne yazık ki, bu tarihî gerçeği anla­mayan veya anlamak istemeyen bazı yabancı politikacılar ve liderler, sadece politika ve ekonomi alanında değil, muhtemelen maneviyat konusunda da bize akıl vermeye, ezeli hayat tarzımıza, ruhanî dünya­mıza yabancı olan görüşleri zorla nüfuz ettirmeye çalışmaktadırlar.

Böylesi güçlerin kasıtlı davranışının evvela, zengin ve tarihî maneviyatımıza karşı yöneldiğini, onların milletimizi bu paha biçilmez servetten ayır­mak için her türlü metot ve araçları kullanmaları bizi doğal olarak rahatsız etmektedir.

Çünkü insanlığın binlerce yıllık tecrübesi gös­teriyor ki, dünyadaki zorba ve saldırgan güçler herhangi bir halkı ve ülkeyi kendine itaat ettirmek, onun zenginliklerini gaspetmek isti­yorsa, ilk önce onu silahsızlandırmaya, yani en büyük zenginliği olan millî ve manevi değer­lerinden ayırmaya çalışmaktadır. Bu durumu uzak ve yakın geçmişte yaşanan birçok örnek kanıtlamaktadır. Çünkü her millet veya halkın maneviyatı onun bugünkü hayatı ve kaderini, yetişmekte olan evlatlarının geleceğini belir­lemede hiç şüphesiz büyük önem arz edecektir.

Binaenaleyh, maneviyatın aleyhindeki her türlü tehdit kendiliğinden ülkenin istikrarını, onun millî menfaatlerini zedeler ve sağlıklı bir neslin geleceğini sağlamak yolundaki ciddi teh­likelerden birine dönüşür. Sonuçta toplumun çökmesine neden olabilir.

Yeri gelmişken, daha önce söylediğim bir görü­şümü tekrar dile getirmek istiyorum: Bu dün­yada tabiatta da cemiyette de boşluk kabul edilmez. Nerede bir boşluk oluşursa orayı hiç kuşkusuz birileri doldurmaya çalışır.

Bugün işte bizdeki manevi boşlukları doldur­maya ça­lışan, bu sayede kendi kasıtlı amaçlarını gerçekleştirmeyi düşünenlere çok rastlamak mümkün­dür. Maalesef, bu kuvvetlerin gerçek yüzü, amaç­ları ve imkânlarını tam ve net olarak tasavvur etmek kolay değildir. Çünkü onlar genellikle cazibeli slogan ve eylemlerle çeşitli maskeler altında işlerini sürdürmekteler. Bu kuvvetlerin elinde çok büyük maddi imkânlar mevcut olup, onların ol­dukça mükemmel düşünülmüş, planlanmış uzun va­deli planları gizli niyetlerine hizmet etmektedir.

Manevi tehdit denince, evvela, dili, dini, inancına rağmen her bireyin tam anlamıyla serbest insan olarak yaşamasına karşı yönelen­, onun bizzat manevi dünyasını kirlet­meyi amaç­layan ideolojik, kasıtlı ve bilimsel saldı­rılar nazarıdikkate alınmalıdır, diye düşünüyorum.

Konuya şuurlu bir gözle bakacak olursak, maneviyatımıza karşı yöneltilen her türlü saldırının ardında milletimizi millet yapan, yüzyıllar boyunca atalarımızdan yeni nesillere geçmekte olan kendine has ve uygun özelliklere, millî gurur, millî iftihar duy­gusuna, bizi devamlı olarak gelişmeye yönlendiren ve bu yoldaki tüm manevi hastalıklardan kurtulup, özgür ve huzurlu bir hayat kurmak gibi samimî niyetlerimize darbe vuracak müthiş tehlikelerin yattığı anlaşılacaktır.

Özet olarak söyleyecek olursak, böyle ideo­lojik saldırılar millî ve dinî değerlerimizi baltalamayı, onlardan bizi tamamen kopar­mayı amaçlamıştır ve inanıyorum ki, sağlam fikirli her insan bunu böyle anlamaktadır.

Bu tür saldırgan hareketler ilk önce bizim için tamamen yabancı ideoloji ve görüşleri pırıl pırıl gençlerimizin kalbini ve beynini sindirmeye yönelmektedir. Bu da ciddi bir tehlikedir. Böyle durumlarla karşılaştığımız zaman haya­tında ülkemize adım bile atmayan, Özbekistan’ı haritadan dahi gösteremeyen, ancak kendini mut­lak hakikatin tek ifadecisi olarak bilen kimselerin saçma sapan fikirlerini duyunca, onlara hitaben: «Hey siz, eksik olmayın, önce ülkemize bir gelip görün, tarihimiz, maneviyatımız, hayat tarzımızla tanışıp, sonra konuşun lütfen» diyesiniz gelir.

Eğer biz bu tehlikelerle tam zamanında katı ve tutarlı bir şekilde mücadele etmezsek, çeşitli za­rarlı akımların bizim ülkemize de girece­ğini, gençleri­mizi kendi girdabına çekeceğini, sonuçta bu gençlerin ana baba, aile, millet ve vatana karşı borç ve sorumluluk taşımayan, sadece gü­nünü gün etmek isteyen bencil kimselere dönü­şebileceğini tasavvur etmek zor değildir. İşte bu acı gerçeği ülkemizdeki her insanın, her ana babanın, en önemlisi her gencin kavramasını isterim.

Tekrar söylemek gerekir ki, anne babalar, öğretmenler ve eğitimciler olarak bu konuda dikkatli olmamız, gençlerin terbiyesinde asla duyarsız davranmamamız gerekir.

Düşünüyorum ki, tarihte birçok zorluk ve sınavlara maruz kalan, aziz evladının mutluluğunu ve geleceğini kendi hayatının anlamı, mahiyeti olarak bilen milletimiz, böyle tehlikelerin kötü sonuçlar vereceğini iyi anlar.

Sonuç olarak söyleyecek olursak, bugünkü sancılı dönemde ancak maneviyat sahibi ve kültürlü kişiler, insanın değerini bilir, kendi millî değerlerini, millî benliğini anlar, bağımsız dev­letimizin dünya toplumunda kendine uygun bir yere sahip olması için fedakârca mücadele edebilir.

Sadece bir devletin başkanı olarak değil, büyük tarih, medeniyet ve maneviyat sahibi olan milletimizin bir evladı olarak da, bu paha biçilmez zenginliği göz bebeğimiz gibi muhafaza etmek, onu her türlü açık ve gizli saldırılardan korumak hususunda, her bir vatandaşımızı olduğu gibi, yukarıda zikredilen çok önemli ve çok nazik konular beni de çoktandır düşündürmektedir.

İşbu kitap insanın yükselmesinde manevi âle­minin ne derece etki ve öneme sahip olduğu, bu­nun yanı sıra maneviyata karşı yönlendirilen sal­dırıların gerçek tehlikesi üzerinde detaylı fikir yü­rütme, miletimizin yeni bir hayat, yeni bir toplum temelini atmakta olduğu bu günlerdeki karışık ve tehlikeli dönemde insanları böyle tehlikelere karşı uyarmak, milletimizin, medyanın dikkatini bu ko­nulara tekrar çekmek, gelecek neslimizi mane­viyatı sağlam ve kâmil insanlar olarak eğitmekle ilgili görevleri net olarak belirtmeye yönelik hayatî ihtiyacın sonucunda ortaya çıkmıştır.

Eğer bana, bugün maneviyatımızı koruyabil­mek için ne yapmalı ve onu tehdit eden saldırılara karşı nasıl karşı durulmalı diye sorulacak olu­nursa; ben evvela, bu ülkede yaşayan her insanın millî kimlik, tarih ve zengin kültürü, atalarının mirası hakkında bilgi sahibi olarak ve bunların derinden özümsenmesi gerektiğini söy­lerim. Bugün hızla değişmekte olan hayat gerçek­liliğine bakarak, özgür düşünmeye ve ülkemizdeki tüm gelişmelere alaka göstererek yaşamasını tavsiye ederim.

İnanıyorum ki, böyle ender insanî faziletlere, yüksek maneviyata sahip olan millet kimseye hiçbir zaman tabi olmayacak ve elbette samimî maksatlarına kavuşacaktır.

Bu fikri, mantığa uygun şekilde devam ettire­rek; maneviyat – insanı ruhen temizlenmeye, kal­ben yetişmeye davet eden, insanın iç dünyasını, iradesini güçlü kılan, inancını bütünleştiren, vicdanını uyandıran emsalsiz bir güç, onun tüm görüşlerinin ölçüsüdür, dersek, kanaatimizce tarihimiz ve bugünkü hayatımızda her yönden kanıtlan­an gerçeği net bir şekilde dile getirmiş oluruz.

Bana göre “maneviyat” kavramı; toplum hayatındaki gayevî, mefkürevî, mârifî, medenî, dinî ve ahlaki görüşleri bünyesinde tam olarak topla­mıştır. Bundan dolayı bu konudan söz ederken, mevcut görüşlerin tümünü göz ardı etmeden “maneviyat” kavramı vasıtasıyla ifade etmek mümkündür.

Maneviyatın temeli ve anlamını belirleyici esas özellikler olarak, ilk başta insanın ruhen temizlen­mesi ve kalben yetişmesinden bahsederken, bir noktaya ayrıca dikkat etmemiz gerekmektedir.

Hepimizin bildiği üzere kutsal kitabımız ve değerlerimiz, âlimlerimizin, ecdatlarımızın mirası, bizi her zaman namuslu olmaya, mertliğe, cömert­liğe ve alçak gönüllüğe davet etmektedir. Bununla beraber hayatta bu gibi değerleri uygulamaya çalı­şan insanların çoğu zaman çeşitli zorluklar, hatta zulümlere maruz kaldığı da bir gerçektir. İtiraf etmek gerekir ki, yüksek manevi kavram­larla hayat geçirmeye çalışan insanların bugün de birçok zorlukları, imtihan ve engelleri, prob­lemleri aşması gerekecektir.

...

Dolayısıyla, biz maneviyat hakkında konuşur­ken, bu konuyu detaylı ve derinlemesine incelememiz, bunun sadece bize uygun gelen taraf­larıyla yetinmeyip, işte bu tarz karmaşık yönlerini de göz ardı etmememiz gerekir.

Kısaca ifade etmek gerekirse, burada birbirine zıt, birbirini inkâr eden iki farklı hayat görüşü söz konusudur.

Birincisi, ekmeğini helal emekle kazanan, karşı­lıksız, menfaat beklemeden ve hayırlı işlerle vatana, millete hizmet eden, hayat gerçeğini de­rinden anlayıp, sadece bugünkü hayat lezzetle­rini değil, belki âhiret hakkında, onun âbat olma­sını dü­şünerek yaşayan insanlara özgü hayatî görüşlerdir.

İkincisi, bunun tam tersi bir yaklaşım, yani hayatın anlamı hakkında hiç düşünmeden, bunun gibi sorularla kendisini zorlamayan, sadece nefis kaygısı ve geçici heveslere, rahatlığa düşkün olup, günü birlik hayat geçiren, ana, baba, evlat, millet ve vatanına karşı hiç bir sorumluluk taşımaksızın, kayıtsız yaşayan insanların fikir ve düşünceleridir.

İnsanoğlu şuurlu yaşamaya başladığı zaman­lardan bu yana böyle iki çeşit dünya görüşü esasında ortaya çıkan zor sorular karşısında düşünerek, ıstırap çekmek­tedir. Hayatın mahiye­tini anlama uğruna kendi ömrü, bilimi ve sala­hiyetini bahşeden nice büyük zatlar, düşünür filozoflar, âlimler ve evliyalar vardır ki, milleti, dili ve dini ne olursa olsun, onların hepsi bunun gibi problemleri çözmeye gayret sarf etmişler; konuya ilişkin birçok eserler yazmışlardır. Ancak, bu sorunun bugün için bile güncel olduğu inkâr edilemez.

İnsanın manevi âleminin yükselmesiyle ilgili birçok durumlardan bahsetmek mümkündür. Kısaca özetleyecek olursak, Allah’ın kendisi bize kâmil insan olmayı, namusla ve adaletle hayat sürdürmeyi emretmiştir. İşte bunun gibi fazilet­lerin mahiyetini anlamakla yetinmeyip, belki böyle özelliklere sahip olmak, onları hayatta uygulaya­rak yaşamak, insanoğlunun manevi zenginliğini belirleyici temel ölçütler dersek yanılmamış oluruz. Bana göre, böyle bir sonucu, insanlık bilinçli bir hayat sürerek her zaman arzu ettiği ve ona ulaşmak için çaba gösterdiği yüksek manevi idealin felsefî ifadesi, mantıklı neticesi olarak kabul etmek daha doğru olur.

Maneviyatın önemli bir diğer boyutu da insanın iç dünyasını ve iradesini güçlendirip, iman ve itikadını sağlamlaştırmasıdır.

Uzağa gitmeden, halkımızın başından geçen sömürgecilik dönemini hatırlayalım. Yaklaşık 150 sene devam eden, tam anlamıyla tarihimizin kara günleri olan ta o dönemde, bir zamanlar kudretli devlet yapısı, büyük evlatları, yüksek bilim ve kültürü, abat şehir ve köyleriyle dünyayı hayrete düşüren milletimizin nasıl ağır imtihanlardan geçtiğini, işkencelere maruz kaldığını hepimiz iyi biliyoruz.

Fakat işte o dehşetli dönemde bile, her türlü zulüm ve ıstıraba rağmen, milletimiz kendini, benliğini kaybetmedi. Dilini ve dinini, iman ve itikadını muhafaza etti. Haksızlık ve zorbalığın hâkim olduğu o zamanlarda bile yurdumuzda millet ve halk derdiyle yaşayan gerçek vatanper­ver insanlar yetişti. Milletimizin yüzyıllık sınavında daha da güçlenen çetin iradesi, imanı ve itikadı sadece maneviyatı­mızı değil, belki de millî benliğimizi de korumamızı sağladı.

Eğer dünya tarihine göz atacak olursak, diğer halkların da hürriyeti ve bağımsızlığı elde etmek, millî kalkınmayı sağlamak, kendi devlet sistemini kurmak, gıpta edilecek bir halkın vatan­daşı şuuruyla varlıklarını daha da sağlamlaştır­dığını müşahede etmiş bulunmaktayız. İşte bu süreçte yukarıda belirtilen faziletlere dayanarak, bütün alanlarda – ekonomik ve sosyal hayatta, kültür, eğitim, bilim alanlarında emsalsiz kabiliyeti ve salahiyetini kullanarak geliştiği de bir gerçektir.

Maneviyat, insanın kan ve kemiğine yıllar zarfında anne sütüyle, aile eğitimiyle, ataların öğüdüyle siner. Vatan duygusu, bu hayatın bazen acı, bazen tatlı dersleriyle yavaş yavaş kanına, kalbine, damarlarına işleyecektir. Özel­likle, doğaya, insanlara yakınlık, her zaman iyilik düşünerek yaşamak, namusuyla çalışmak ve kazanmak, dünyanın paha biçilmez nimet ve güzelliklerinden yararlanmak onun maneviyatını besleyecek, onu daha da güçlendirecektir.

Sonuç itibariyle, insanlık tarihinde maneviyat; in­sanlığın, toplumun ve devletin büyük zenginliğidir. Topluma güç veren maneviyat olmaksızın hiçbir zaman insanlığın, sevgi şefkat, mutluluk ve saadete ulaşmayacağı net bir şekilde ortadadır.

Bana göre, yeryüzünde ne kadar insan ne kadar kader varsa, her birinin kendine ait manevi âlemi vardır.

Maneviyatı anlamak, kavramak için ilk önce insanı anlamak, kavramak gerekir. Dolayısıyla, benliği, insanlık değerini anlayan her kişinin, bunun üzerine düşünmeden yaşamasını tasavvur etmek oldukça zordur.

Biz millî maneviyatı her yönden yükseltme me­selesini önümüze temel bir görev olarak koyuyoruz. Dolayısıyla, bugün mane­viyatımızı şekillen­direcek ve onu etkileyecek tüm faktör ve ölçüleri detaylı analiz ederek, bunların bu süreçte nasıl bir yer tutacağını iyice algıla­mamız gerekecektir.

Elbette ki, herhangi bir halk veya milletin maneviya­tını onun geçmişinden, kendine özgü örf adet ve geleneklerinden, hayatî değerlerinden ayrı halde ta­savvur edemeyiz. Bu alanda, tabii olarak manevi miras; kültürel zenginlikler, eski tarihi anıtlar en önemli faktörlerden biridir.

Bizim köhne ve güzel ülkemizin sadece Doğu değil, belki de dünya uygarlığının beşiklerinden birisi olduğunu dünya toplulukları kabul ve itiraf etmektedir. Bu teberrük zeminden nice büyük zatlar, ilim adamları, siyasetçiler ve komutanlar yetiştirerek genel uygarlık ve medeniyetinin bir uzvuna dönüşen dünyevî ve dinî bilimlerin, özellikle İslam diniyle ilgili bilimlerin tarihte en üst basamağa yüksel­mesine, ana yurdumuzda yetişen büyük âlimlerin hizmetlerinin emsalsizliği bize ayrı bir gurur bahşetmektedir. Bu kadim topraklarda çok eskilerden beri var olan su kanal­ları, görkemini hâlâ koruyan tarihî anıtlar, ülkemizde ziraat ve el sanatlarının ulaştığı seviyeyi göstermesi bakımın­dan önemlidir.

Ülkemizde mevcut dört binden fazla anıtın dünya mirasının ender örneği olarak UNESCO listesinde yer alması da bu fikri kanıtlamaktadır.

Atalarımızın tefekkürü ve dehasıyla meydana gelen en eski anıt taşlar ve yazıtlar, halk edebiyatı numunele­rinden başlayıp, günümüzde kütüphanele­rimizde muhafaza edilmekte olan binlerce el yaz­ması, onlarda toplanan tarih, edebiyat, sanat, siya­set, ahlâk, felsefe, tıp, matematik, mineroloji, fizik, biyoloji, kimya, astronomi, mimarlık, tarımcılık ve diğer alanlara ait değerli eserler büyük manevi zengin­liğimizin ürünleridir. Bu kadar büyük mirasa sahip olan halka dünyada çok az rastlanır.

Atalarımızın yüzyıllar devamında elde ettiği hayat tecrübesini, dinî, ahlâkî, ilmî, edebî görüş­lerini ifade eden bu gibi tarihî anıtlar arasında; bundan yaklaşık üç bin yıl öncesine ait Harezm toprak­larındaki “Avesta” adıyla anılan paha biçi­le­mez manevi abide ayrı bir yer tutmaktadır. Önce­likle şunu söylemek gerekir ki, atalarımızın akıl, zekâ ve kalp ateşinin mahsulü olan bu ender anıtın kasırga­lardan, nice imtihanlarından geçip, günü­müze dek gelebilmesinde büyük bir anlam vardır. Bunun gibi şaheserler bu kadim ülkede, bugün bizim yaşamakta olduğumuz şu topraklarda eskiden büyük bir medeniyetin mevcut olduğuna müşaha­de etmektedir.

İşte bunun gibi tarihî anıtlar incelendiğinde, onlarda ifade edilen derin fikir ve gayeler ile hayat felsefesi bizi bugün bile şaşırtmaya devam etmektedir.

Örneğin, “Avesta”nın esas anlam ve mahiye­tini belirleyici “Hayırlı fikir, hayırlı söz, hayırlı amel” ibaresine bakacak olursak, bu sözlerde günümüz için de çok ibretli derslerin var olduğunu görmek mümkündür. İşte bu gibi fikirler, yani hayırlı niyet, hayırlı iş ve hayırlı işbirliğini toplum hayatının en önde gelen gayesi olarak algılamak bizim bugünkü manevi ideallerimize bağlı, ne kadar sağlam hayatî esasa sahip olduğumuzun bir göstergesidir.

“Avesta”da varlığın bir bütünlüğü ve insan hayatının tabiatla uygunluğu konusu ve insanın manevi âlemiyle sıkı sıkıya bağlı hâlde gösterilmesi çok şeyi anlatmaktadır. Bu durum çevre insanın manevi dünyasının şekillenmesinde ne kadar etkili olduğuna dikkatimizi bir kez daha celbetmektedir. 

Bilindiği üzere, bu dünyada her milletin kendi efsanevî kahramanları, sevip saydığı önderleri olur. Halkımız ezelden beri kendinde, damarların­da mevcut olan ilahî kudrete mütenasip olmaya çalışıp, kendi evlatlarını mert, helal, cesur, millet ve yurt için canını bile esirgemeyen asil kahra­manlar olarak yetiştirmiştir.

Bu bakımdan, halk edebiyatının güzide örneklerinden sayılan “Alpamış” destanı milleti­mizin benliğini gösteren, nesilden nesile aktarılan bir kahramanlık şarkı­sıdır. Eğer halkımızın eski ve şanlı tarihi bitmez bir destan olsa, “Alpamış”a bu destanın şah beyti dersek doğru olur. Bu müm­taz eserde; tarihin fırtınalı sayfalarından sağ salim çıkıp, her şeye rağmen benliğini koruya­bilmiş milletimizin hoşgörü, metanet, âlicenaplık, vefa ve sadakat gibi güzel faziletleri ifade edilmektedir.

Dolayısıyla “Alpamış” destanı bize vatanper­verlik faziletleri konusunda ders verir. Adil ve dürüst olmayı, ailemizin kalesi olan vatanımızı korumayı, eşimizi-dostumuzu, ar namusumuzu, atalarımı­zın kutsal türbelerini her türlü saldırılardan himaye etmeyi öğretir.

Bir zamanlar, daha doğrusu geçen yüzyılın 50’li yıllarında, millî miraslarımızın birçok örne­ğinin yanı sıra “Alpamış” destanı da milliyetçilik ruhundaki eser olarak yargılanmıştı. O zor dönemlerde fedakâr aydınlarımız cesaret gösterip, onu korumaya muvaffak olduklarınından dolayı biz bugün onları minnetle anmaktayız.

Bu ölmez eseri halkımız yüzyıllar devamında yaratmış, kendi iman itikadı gibi korumuş, nice evlat ve ecdatlarımız “Alpamış” destanıyla yetiş­miş, benliğini anlamış, manevi zenginliğe sahip olmuştur. Demek ki, halkımız yaşadıkça Alpamış’ın siması da berhayattır. Çünkü “Alpamış” destanı sanat ve tefekkürümüzün, manevi zenginliğimizin somut bir örneğidir. Bu eser tarihî kökenlerimizin derinliğini, halkımızın nasıl bir sosyal ortamda şekillenip, geliştiğini, ecdatlarımız ta uzak dönem­lerde bile toplu halde ve omuz omuza vererek, kara günlerdeki zorluklara göğüs gerdiğini güzel bir tarzda ifade etmektedir.

Burada Alpamış eserindeki küçük bir örneği vermek isterim. Atalarımızın düşüncesine göre, ok ve yay hakimiyetin simgesi olarak algılanmıştır. Alpamış yedi yaşında on dört batman (ağırlık ölçüsü) tunç, yani bronzdan yapılan yaydan ok atarak “alp” unvanını elde eder. Alp kavramının, hâkimiyetin sahibi olduğu­nu dikkate alırsak, bu destanın yüzlerce yıllık millî devletçiliğimizin edebî ifadesi olduğuna da inanabiliriz.

Başka bir deyişle söylemek gerekirse, halkı­mızın yenilmez bahadırı Alpamış timsalinde biz vatanımızı kötü gözlerden, kazadan beladan koru­maya muktedir, gerekirse bu yolda canını bile feda etmeye hazır olan yiğitlerimizin, yani günü­müzün Alpamışlarının manevi kıyafesini görürüz.

İnanıyorum ki, her evlat bu kahramanlık destanını göz bebeği gibi koruyarak, bir sonraki nesile ulaştıracaktır. Bu kahramanlık öyküsünü kalbine, şuuruna sindiren milleti ise hiçbir güç yenemez.

Millî maneviyatımızın ezelden beri ne gibi ilke ve eğilimler esasında şekillendiği, halkımız için en aziz ve en millî bayram, yani doğunun yeni yılı sayılan Nevruz şenlikleri örneğinde daha net görülmektedir.

Hepimizin her zaman heyecan ve sabırsızlıkla beklediği ve büyük coşku, şenliklerle gerçekleş­tirdiği Nevruz bayramı, bizim için hayatın ebedî­liğinin, tabiatın üstün kudretinin ve sonsuz cömert­liğinin binlerce yıllık millî kıyafemiz, yüksek örf âdetlerimizin güzel bir ifadesi olarak kutlanmaktadır.

Kısa bir ifadeyle, yenilenme ve iyiliğin sembolü olan Nevruz felsefesi milletimizin mensup olduğu insanlık, sevgi, şefkat, mürüvvet ve himmet gibi yüksek değerlerle beslenmiştir. Bu da ecdatlarımızın asırlar boyunca ne kadar büyük ve evrensel gayeler sayesinde manevi yönden yükseldiğini bir kez daha kanıtlamaktadır.

Geçmişimizi bu anlamda gözden geçirip, çözümleyecek olursak, mühim ve ibretli bir fikri bir kez daha söylemek gerekecektir. Yani, atalarımızın manevi âleminin kökenleri aynen yukarıda zikrettiğimiz manevi zeminde; geçmişte de, bugün de herkesin heves ettiği alicenap faziletler esasında şekillenmiştir.

Yeri gelmişken, maneviyatın yükselmesiyle sıkı sıkıya bağlı ölçülerden biri olan kutsal dinimiz üzerinde ayrıca durmayı gerekli buluyorum.

Hepimizce iyi bilindiği üzere, din ezelden beri insan maneviyatının ayrılmaz bir parçası olarak insanoğlunun yüksek idealleri, hak ve hakikat, insaf ve adalet hakkındaki arzuları ve ukdelerini kendinde toplayan, onları istikrarlı kaideler şek­linde sağlamlaştıran gaye ve görüşlerin bütün bir sistemidir.

Özellikle yüzyıllar devamında halkımızın kal­bine yerleşmiş, hayatın anlamını algılamada, millî medeniyetimizin ve hayat tarzımızın, değerleri­mizin, örf âdetlerimizin korunmasında kutsal dini­mizin çok önemli bir etken olduğunu ayrıca belirt­mek gerekir. Nitekim insanlık; sevgi, namus, ahireti düşünerek yaşama, iyilik, sonsuz şefkat gibi halkımızın sahip olduğu faziletler bizzat bu zemine bağlı olarak ortaya çıkar ve gelişir.

Bugün İslam dinine karşı merak ve ilginin git­tikçe arttığı, ona sempati duyanların ve taraftar­larının gittikçe çoğaldığı aşikârdır. Bunun esas nedeni de kutsal dinimizin gerçek ve saf olma­sından, insanperver ve hoşgörüye, iyiliğe davet etmesinden, imtihan dünyasında kendini koruya­bilmek yani temiz kalabilmek için gerekli değer­leri ve ananeleri ecdatlardan evlatlara ulaştırma sürecinde emsalsiz bir yeri ve ehemmiyetinin olmasıdır. Bununla beraber halkımızın maneviya­tının şekil­lenmesi, her insanın Allah tarafından verilen bu hayatta doğru yolu seçmesi, hayat hakikatini an­laması, evvela manevi yönden temizlenmesi, iyiliğe, hayra özenip yaşamasında dinimizin etkisi diğer hiçbir güçle kıyas edilemez diye düşünüyorum.

Bu bakımdan, kutsal İslam dinimizi muhafaza etmek, onu çeşitli saldırılardan, iftiralardan ve yalanlardan korumak, onun asıl mahiyetini genç nesillere doğru anlatmak, İslam kültürünün gaye­lerini yaymak gibi görevler hâlâ güncelliğini korumaktadır.

Maalesef, bazen İslam dini ve dogmatik düşünceleri birbirinden ayırmama veya kasıtlı olarak onları denk gösterme gibi durum­lar da göze çarpmaktadır. Bununla beraber, Müs­lüman maskesi altında çirkin işlerini gerçekleş­tirmekte olan bağnaz güçler, henüz birçok konuda olgunlaş­mamış ve tecrübesiz gençleri tuzağına düşürerek, onların kafasını karıştırıp, onları kötü amaçlar doğrultusunda kullanmaktadırlar.

Bu gibi çirkin hareketler ilk önce kutsal dinimizin şanını lekeleyeceğini, sonuçta ise manevi hayatımızı olumsuz etkileyeceğini hepimizin iyice algılaması ve buna göre sonuç çıkartma zaruridir.

Malumunuz, halkımız ezelden İslam medeni­ye­tinin gelişmesinde büyük katkı sağlamıştır. Bu gerçeği bütün dünya, tüm Müslüman dünyası iyi bilmekte ve kabul etmektedir. Nüfuzlu uluslara­rası kurumlardan İSESKO tarafından Taşkent şehrinin 2007 yılında İslam kültürünün başkenti diye ilan edilmesi de işte bunun bir göstergesidir.

Büyük düşünür ve âlimlerimizin İslam kültü­rünün gelişmesi için yaptığı emsalsiz katkısından söz ederken, ilk önce haklı olarak İslam dünya­sında “muhaddislerin sultanı” diye ün kazanan İmam Buharî hazretlerinin mübarek isimlerini saygıyla dile getiririz. Bu saygıdeğer zatın mirasının tacı olan “el-Câmi es-Sahih” adlı kitabı, İslam dininde Kur’an-ı Kerim’den sonraki ikinci kutsal kaynak olup, ehl-i İslam itikadına göre, beşe­riyet tarafından yazılmış kitapların en büyüğü sayılmaktadır. İşte on iki asırdan beri bu kitap milyonlarca insanın kalbini iman nuruyla aydın­latarak, hak ve diyanet yoluna davet etmektedir.

Yine Ebu İsa Muhammed ibn İsa Tirmizî’nin manevi mirası, bu cümleden olmak üzere “Sünen-i Tirmizî” eseri de İslam dünyasında büyük bir değere sahiptir. Âlimin yüzyıllardır ilim adamları ve faziletli kişilere insanperverliği anlat­mayı gaye edindiği, bugünkü çetin dönemimizin birçok ahlâki-manevi problemlerini halletmede de önem arz eden kitabı dikkate şayandır.

Mevcut kaynaklara göre, İmam Buharî vefat ettiği Hicri 870 senesinde tarihimizdeki yine bir mümtaz simalardan biri olan İmam Matürîdî dünyaya gelmiştir. Bu olayda bana göre ilahî bir bağ, Allah’ın büyük merhameti vardır. Sanki İmam Buharî’nin nurlu kalemini İmam Maturidî alarak, bu zâtın hayırlı işlerini devam ettir­mek üzere yola çıkmıştır. İmam Matürîdî Hazretlerinin orta asırlardaki son derece tehlikeli durumlarda kendi hayatını tehlikeye atarak, evlatlara ibret olacak manevi cesaret örne­ğini gösterip, İslam âleminde “Müslümanların itikadını düzeltici” olarak adlandırılan yüksek şerefe nail olması, bu ender şahsın büyük aklı ve zekâsı ve metanetine işaret eder.

Bu zatın kurduğu Matürîdî ekolünün Doğu ülkele­rinde bu kadar şöhret kazanmasının nedeni; bu ekolün ilkelerinde öngörülen gayelerin İslam dininin temelindeki doğruluk, iyilik ve insanlıkla ilgili tüm mümin ve müslümanların görüş ve inanışlarıyla bağdaşmasıydı.

Emsalsiz bir ekol kurarak güzel Fergana’yı dünyaya tanıtan İslam hukukunun başka bir temsilcisi ise Burhaneddin Merginanî’dir. Onun adı müslüman dünyasında yüzyıl­lardır saygıyla anılmaktadır. Bu güzide âlimin Doğuda “Burhaneddin ve milla”, yani “Din ve milletin delili” denilen yüksek unvana sahip olması da bunun kanıtıdır.

Merginanî’nin ölmez mirası, özellikle elli yedi kitaptan oluşan “Hidaye”, yani “Doğru Yol” adlı eserinin sekiz asırdır müslüman ülkelerinde hukuk alanında kaynak kitap olarak kabul edilmesi, boşuna değildir.

Dünyaca bilinen ve ün kazanan büyük âlim ve aziz evliyalar arasında Abdülhalik Gicduvanî ve Bahauddin Nakşibendî gibi aziz simaların yeri ayrıdır. Atalarımızın büyük evliya olan Bahauddin Nakşibendî’ye saygı gösterek, ona “Bahauddin Belagardan (belayı def edici)” demesinde derin bir mana vardır. Onun, “Kalbin Allah’ta, elin işte olsun” şiarı; hayat verici öğüdü dinimizin âlicenap anlam ve mahiyetini net bir şekilde yansıtarak, sanki bugün söylenmiş gibi yankı vermektedir.

Ülkemizde yaşamış olan büyük âlim­lerimizin, düşünürlerimizin ibretli hayatları ve faaliyetlerinin, emsalsiz ilmî ve sanatsal keşiflerinin bugün dahi insanları şaşırttığını gururla belirtmek gerekiyor.

Örneğin, Muhammed Musa Harezmî ondalık sayı sistemini, algoritma ve cebir kavramlarını dün­yada ilk olarak ilim ve fen alanına uygulamıştır. Fen bilimlerinin gelişmesi yolundaki bu çalış­maların uygarlığın gelişmesinde ne kadar büyük önem arz ettiğini hepimiz iyi bilmekteyiz. Bugün âdemoğlunun ilim, fen ve modern teknoloji ala­nında elde ettiği başarıları göz önünde bulun­dururken, bu başarılarda büyük âlimimizin, sonuç itibarıyla Özbek halkının katkıda bulunmasından gurur duymaktayız.

Yine büyük ecdatlarımızdan Ahmed Ferganî insanlık tarihinin Rönesans döneminin en güçlü temsilcisidir. Döneminin temel bilimlerinin kuru­cularından biri olarak insanlığın dünya görüşünün ve maneviyatının gelişmesine büyük katkısı ol­muştur. Onun paha biçilmez mirasının kendi dö­nemindeki âlimler için düstûrul-amel (kılavuz) olarak hizmet ettiğini tarihî kaynaklar kanıtla­maktadır. Âlimin “Astronominin temelleri hakkın­da kitap” adlı eserinin ta on ikinci yüzyılda Latin ve İbrani dil­lerine tercüme edilmesi de bu fikrin bir delilidir.

Avrupa’da “Al-Ferganus” adıyla meşhur olan bu âlimin ilim ve fennin gelişmesindeki nüfuzu o kadar büyüktü ki, onun adı ve soyadı sadece yeryüzünde değil, belki gökte de şöhret buldu. On altıncı yüzyılda aydaki kraterlerden birine onun adının verilmesi bu fikri kanıtlamaktadır. Ünlü astronom Yan Geveliy tarafından 1647 yılında yayınlanan “Selenography” adlı kitapta aydaki kraterlerden ikisi iki büyük vatandaşımız Ahmed Ferganî ve Uluğbey adıyla adlandırılmıştır.

Millî tarihimizin parlak yıldızlarından bir diğeri olan Ebu Reyhan Birunî’nin çalışmalarını değerlendi­rirken Amerikalı tarihçi Sarton, XI. yüzyılı “Birunî’nin yüzyılı” olarak ilan etmiştir. Böyle yüksek ve haklı onur, ilim ve fennin gelişmesine yaptığı emsalsiz katkısından kaynaklan­mıştır. Burada belirtmek gerekir ki, Birunî ilmî konularda olduğu gibi, tarihî olaylarda da, kendi muasırlarını değerlendirirken de tarafsız ve gerçek bir yaklaşımı gütmektedir. Bundan dolayı da o, hayatta çok eziyet çekmiş, hatta ömrünün sonlarında bir çok zorluklara maruz kalmış, ancak bütün bu zor şartlara rağmen inancından vazgeçmemiştir. Bu da onun kendi manevi ideallerine ne kadar sadık ve bağlı olduğunu göstermektedir.

İşte bunlar gibi ender faziletlerin sahibi olan ünlü âlim İbn-i Sina’nın “Tıp Kanunları” eserinin asırlardan beri Avrupa’nın en nüfuzlu yüksek okullarında ders kitapların­dan birisi olarak oku­tulması, dünya çapında “Tıp”, “Sağlıklı hayat tarzı” gibi kavramların yerleşmesinde, elbette ki derin hayatî ve ilmî zemin oluşturmuştur. Daha net söylersek, bu eşi bulunmayan âlimin bütün ilmî faaliyeti dünya uygarlığını insanlık ruhunda, yani manevi temele dayalı olarak geliştirmede çok etkili olmuştur.

Orta asırlarda Harezm’den  Arabistan’a gidip, Arap dili gramerini mükemmel bir tarzda öğrenip çalışan, diğer birçok alanlarda da ün kazanan Mahmud Zamahşeri atamızı hatırlayalım. Özürlü olmasına rağmen, dünyanın birçok ülkesine meşakkatli seyahatlar etmiştir. Derin bilgisi ve ilmî salahiyetiyle tüm İslam âlemini hayrette bırakan bu zat, şüphesiz halkımızın hafızasında manevi olgunluk simgesi olarak kalacaktır.

Eğer bu kutsal topraklarda dünyaya gelip yetişen, kendi hayatı ve faaliyetiyle sadece tarihte değil, aynı zamanda insanlığın bugünkü gelişme sayfalarında da sönmez iz bırakan büyük düşü­nürlerimizi ve âlimlerimizi, aziz evliyalarımızı anlatmaya devam edecek olursak, daha birçok şey söyleyebiliriz.

Bizim amacımız, bunun gibi büyük zatların hayat yolunu ve bıraktığı mirasını tam tanımla­mak değil, belki onların timsalinde marifet, ilim, fen ve medeniyet, din gibi alanların hepsini bünye­sinde toplayan halkımızın manevi dünyasının ne kadar zengin ve rengârenk olduğunu ispat etmek­tir. Böyle emsalsiz ve paha biçilmez bir zenginliği her yönden detaylı incelemenin, bunun anlam ve mahiyetini evlatlarımıza ulaştırma konusunun, başta aydınlarımız olmak üzere hepimiz için bir borç telakki edilmesi kanaatin­deyim. Çünkü biz, yani bugün şu ülkede yaşayan vatan­perver insanlar bu görevi üstlenmezse, dışarıdan hiç kimse gelip bu işi yapmaz.

Büyük atalarımızın manevi âlemi hususunda fikir yürütürken, Sahip-kıran (dâima mesut, mu­vaffak ve muzaffer olan) Emir Timur’un üzerinde ayrıca durmamız doğaldır. Nitekim büyük azim ve gayret, mertlik ve bilgeliğin sembolü olan bu mümtaz sima, büyük saltanat kurarak, devletçilik geleneğinde de kendinden sonra hem amelî, hem nazarî bir miras bırakmıştır. Bu sayede ilim, fen, mede­niyet, din ve maneviyatın gelişmesi için geniş bir yol açılmıştır.

Ben “Timur Tüzükleri”ni ne zaman okusam, sanki kendimde manevi bir güç bulmuş oluyorum. İş faaliye­timde bu kitaba defalarca başvurarak, ondaki hiçbir zaman eksilmeyecek ve insanın maneviyatı için bugün bile gıda olacak hikmetli fikirlerin ne kadar hayatî olduğuna birçok kez kanaat getirmişimdir. Örneğin, “Tecrübeyle sabit olmuştur ki, azimli, tedbirli, uyanık, mert ve gayretli bir kişi, bin tedbirsiz, kayıtsız kimseden daha iyidir” şeklindeki sözlerin günümüzde de güncelliğini koruduğu hepimizce bilinmektedir.

Emir Timur atamızın böylesine derin anlamlı hikmet­leri, halkımızda eskiden mevcut olan “Bile­ği güçlü olan biri yener, bilimi güçlü olan bini yener” atasözüyle eş anlamlı olup, insanı her za­man anlayışlı, adalet ve yüksek maneviyat esa­sında yaşamaya davet etmesiyle dikkat çekicidir.

Büyük Emir Timur’un torunu, eşsiz âlim Mirza Uluğbek’in orta asırlarda mevcut olan şartlar altında gösterdiği ilmî cesareti, günümüz ilim adamlarını da hayrete düşürmektedir. Kader bu büyük zatın zimmetine çok büyük ve meşakkatli görevler yükledi. Büyük komutan Emir Timur’un kurduğu saltanatın varisi olmak gibi oldukça sorumlu bir görev bizzat ona nasip olmuştur. Mirza Uluğbek yaklaşık kırk sene Maveraünnehir diya­rının bilge hükümdarı olarak halkın ezeli arzusu olan barışın, huzurun, ilim, fen ve medeniyetin gelişmesi yolunda büyük gayret ve metanet gös­terdi.

Bu âlim binlerce yıldızın hareketini ince­leyip, mükemmel bir astronomik cetveli ortaya koydu. Bu cetvelde zikredilen ilmî bilgilerin ne kadar net ve doğru olduğunu bugünkü en modern cihazlar da teyit etmektedir. Uluğbek’in hayatı ve ilmî faaliyeti, halkımızın maneviyatının temel taşların­dan biri olup, ülkemizde bundan çok zamanlar önce de temel bilimlerin gelişmesine ne kadar önem verildiğini göstermektedir. “Zic-i Cedid-i Kora­ganî” diye adlandırılan Uluğbek’in astronomi cet­veli, orta çağlarda Latinceye tercüme edilerek Avrupa ilim adamları arasında genişçe yayılması fikrimizin net bir ispatıdır.

Bu konudan söz ederken, 1996 yılında Paris’te UNESCO’nun o dönemdeki baş katibi Sayın Federiko Mayor’la gerçekleşen bir sohbet aklıma geldi. Sohbet sürecinde sayın Mayor Uluğbek’in ilmî mirasına büyük değer verip, onun yıldızların hareketine ait hesaplarının bugün bilgisayar yardı­mıyla yapılan hesaplamalardan sadece birkaç sani­yeyle farklı olduğu tespit edilmiştir, demişti.    O zaman ben ona, hayır, sayın Federiko Mayor, Uluğbek’in yanılması mümkün değildir, belki de bilgisayarlar yanılmış olabilir, demişimdir. Gerçi bu söz dostça latife olarak söylenmiş olsa bile, düşünüyorum ki, bunun temelinde derin bir ger­çek yatmaktadır.

Özbek halkının manevi dünyasının şekillen­mesinde gayet güçlü ve semereli etki gösteren büyük zatlardan biri de Ali Şir Nevayî Hazret­leridir. Biz onun saygıdeğer adı, sanatsal deha­sının zaman ve mekan tanımadığı hususundan gururla söz ederiz.

Ali Şir Nevayî halkımızın şuuru ve tefekkürü, edebî kültür tarihinde belli başlı bir dönemi oluşturan büyük şahıs, edebiyatımızın emsalsiz temsilcisi, milletimizin gururu, şanı ve şerefini dünyaya terennüm eden ölmez söz sanatçısıdır. Tabiri caiz ise, yeryüzünde Türkçe ve Farsça konuşan insanlar içinde Nevayî’yi bilmeyen, Nevayî’yi sevmeyen, Nevayî’ye sadakat ve derin saygıyla bakmayan bir insan yoktur.

Eğer bu büyük zata evliya diyecek olursak, o evliya­ların evliyası, düşünür dersek, düşünü­lerin düşünürü, şair dersek, şairlerin sultanıdır.

İnsan kalbinin kıvanç ve kaygısını, iyilik ve hayatın anlamını Nevayî kadar derin ifade eden şaire dünya edebiyatı tarihinde az rastlanır. Ana diline karşı sevgi, onun emsalsiz zenginliği ve büyüklüğünü anlama duygusu da bizim şuurumuz, kalbimize ilk önce Nevayî eserleriyle girer. Biz bu paha biçilmez mirastan halkımızı, özellikle gençlerimizi ne kadar çok yararlandırırsak, millî maneviyatımızı yükseltmede, toplumumuzda iyi insanlık fazilet­lerinin oluşumu sürecinde o kadar güçlü marifî silaha sahip oluruz.

Bilindiği üzere, bir halkın maneviyatına özgü değerlerin diğer halklar tarafından itiraf edilmesi, doğal olarak o halkın tarihine karşı derin bir saygının ifadesidir. Bu itiraf halkın gurur ve iftiharının, millî benliğinin daha da yükselmesine hizmet eder.

Bu anlamda, son zamanlarda büyük ecdatla­rımızın sönmez dehasına karşı saygı, onların zen­gin mirasını öğrenmeye olan merakın yabancı ülke­lerde de gittikçe artmakta oluşu hepimizi sevindir­mektedir. Bunu, dünyanın çeşitli ülkelerinde onla­rın hayatı ve faaliyeti üzerine yayın­lanan ilmî ve edebî eserler, büyük ecdatlarımızın hatırasına yapılan anıtlar, kanıtlamaktadır. Bu cümleden ol­mak üzere, Belçika’da İbn-i Sina’ya, Litvanya’da Mirza Uluğbek’e, Moskova’da, Tokyo ve Baku şehirlerinde Atamız Ali Şir Nevayi’ye, Mısır’ın başkenti Kahire şehrinde de Ahmet Ferganî hatı­rasına yapılan muhteşem heykelleri hatırlamak gerekir.

Halkımızın asıl fıtratında mevcut olan böyle ilmî marifî istidat ve faziletler hakkında konuşur­ken, “Akan derya akmaya devam eder” sözü ken­diliğinden aklıma gelir. Gerçekten de tarihimizin hangi dönemine bakarsak, yurdumuzda ilim, marifet ve yüksek maneviyata özenmenin her zaman devam ettiğini, bu özentinin halkımızın dehasının ölmez timsali olarak en zor ve karmaşık dönemlerde bile net bir şekilde ortaya çıktığını müşahede etmek mümkündür.

Çarlık, sömürge döneminde marifet gayesini daha da yükselten Ceditci atalarımızın hayatı bunun en açık örneğidir. Mahmuthoca Behbudî, Münevverkârı, Abdulla Avlanî, İshakhan İbret, Abdurauf Fıtrat, Abdulla Kadirî, Abdulhamid Çolpan, Usman Nasır gibi yüzlerce marifet-perver, fedakâr insanların kendi menfaati ve rahatından vazgeçerek halk menfaati, ülkemizi geliştirme amacında gerçekleştirdikleri işleri evlatların hatı­rasından asla silinmeyecektir.

İşte bu büyük ecdatlarımızın ilim ve icat mirası ve ibretli faaliyeti sonradan ülkemizde Karî Niyazi ve Taşmuhammed Sarımsakov, Habib Abdullayev ve Sa’di Siraciddinov, Abid Sadikov ve Sabir Yunusov, Yahya Gulamov, Böribay Ahmedov, Aybek ve Gafur Gulam, Abdullah Kahhar ve Zülfiye, Said Ahmet ve Azad Şarafiddinov, Lütfühanım Sarımsakova ve Halime Nasırova, Alim Hocayev, Razzak Hamrayev ve adları dünyaca tanınan diğer birçok ünlü ilim, fen, edebiyat ve medeniyet erbaplarının yetişmesi için sağlam bir zemin oluşturdu.

Yukarıda zikredilen örnekleri toparlayıp, önemli bir fikri sonuç olarak belirtmeyi gerekli buluyorum. Şöyle ki, tarihimizde böyle emsalsiz simaların var olması (ki tekrar hatırlatmak isterim), kendine has bir fenomen, yani çok ender bir hadisedir. Bu da sadece bugünkü neslin değil, aynı zamanda gelecek nesillerimizin de manevi zenginliğine dönüşüp, halkımıza hiçbir şeyle ölçülemez ve kıyas edilemez güç ve destek vermesi şüphe götürmez bir gerçektir.

Ancak, bununla birlikte biz bir gerçeği de iyi anlıyoruz ki sadece geçmişe, ecdatların mirasına hayran olarak mesafe kat edilemez.

Kaynak:YÜKSEK MANEVİYAT YENİLMEZ GÜÇTÜR-İslam KERİMOV- Ankara – 2009

________________________

 *Süleyman MERDANOĞLU  (merdanogluslm@gmail.com)

Özbekistan Uluslararası Altın Miras Vakfı  Ankara Bölümü Başkanı

NOT:Bu makale, www.altinmiras.com kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

 

  
338 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Saat
Takvim
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.67455.6973
Euro6.27036.2955