Hava Durumu
Anlık
Yarın
7° 3°
CUMHURBAŞKANI İslam KERİMOV’un -YÜKSEK MANEVİYAT YENİLMEZ GÜÇTÜR- ESERİNDE: “BAĞIMSIZ ÖZBEKİSTAN” -3- Süleyman MERDANOĞLU*

 Bilindiği üzere 1937 - 1953 yılları arasında eski SSCB ülkesinde korkunç politik katliamlar gerçekleştirildi. Bunun olumsuz akıbetlerini benliği­mizde tasavvur edebilmemiz için sadece Özbekistan'dan  100 bin kişinin sürüldüğü ve bun­lardan 13 bininin daha sonra kurşuna dizildiğini hatırlamamız kâfidir. İnsani değeri çiğnenen, hayatı ayaklar altına alınan bu insanlar arasında sadece devlet yöneticileri ve aydınlar değil ülkemizde yaşayan her milletten sıradan insanlar da vardı. O dönemde birçok kişinin öz ailesinden ayrıldığını, kadınların dul, çocuk­ların yetim kaldığını, binlerce çiftçinin köle gibi çalıştırılmak üzere uzak ülkelere sürgün edildiğini göz önünde bulundurursak halkımızın başına gelen bu facianın dehşeti daha da net anlaşılır.

Vatanımızın ve yurdumuzun geçmişine ait tarihî adaletli diriltmek, halkımızın ve milletimizin yakın geçmişindeki kapalı sayfaları tam olarak açmak, bu tarihten ders alarak bugünkü ve gelecek hayatımıza şuurlu bakışı şekillendirmek, suçsuz yere kurban olan­ insanların hatırasını ebedileş­tirmek bizim için hem de farz hem borçtu.

İşte bu borcumuzu ödemek amacıyla 2000 yılın­da başkentimizin Yunusabat semtinde, katliam yıl­larında katledi­lerek namsız nışansız göm­ülen, binlerce asil evladımız anısına, yıllardır harabe olarak kalan Bozsu Kanalı’nın kıyısın­da ki Alvastıköprik vadisine Şehitler Hatırası Anıtı, daha sonra da aynı adla müze yapımı ve fon teşkil edildi. 2001 yılından itibaren 31 Ağustos katliam kurbanlarını hatırlama günü olarak anılmaya başlandı. Her sene 31 Ağustos sabahın­da halkımızın eski örf âdetlerine göre pilav ikram edip Kur'an okuma, devlet ve hükümet yöneticileri ve diğer insanların buraya toplanarak merhumları anmaları, onların ruhlarına saygı göstermeleri gelenek haline dönüşmüştür.

Bu tür işler halkımızın ve çocuklarımızın hafı­zalarına tarihî adalete karşı inanç ve insanlık faziletleri geliştirme, onların manevi dünyasını geniş­letme yolunda büyük bir eğitim ehemmiyetine sahip olmasıyla bilhassa önemlidir.

Bilindiği üzere eski SSCB döneminde 9 Mayıs Zafer Günü olarak kutlanır, Merkezde ve diğer Sovyet ülkelerinde ihtişamlı askeri bayramlar ger­çekleştirilirdi. Biz söz konusu tarihin asıl anlamı ve toplumun fikrini dikkate alarak bu günü ülke­mizde Hatıra ve Anma Günü olarak kutlamaya karar verdik. Bu da hiç kuşkusuz yurdumuzun tarihî hatırasını yeniden canlandırma yolunda doğal olarak hayatın gerektirdiği ciddi bir adım oldu. Bu münasebetle başkentimizde, il ve ilçelerde Sovyet mefkûresini temsil eden eski anıtlar yerine halkımızın ruhu ve düşüncesine uygun olan Hatıra Meydanları kurularak “Matemsara Ana”  (Yaslı Ana) heykeli yerleştirildi.

Söz konusu meydanlarda inşa edilen anının yanı sıra İkinci Dünya Savaşı’nda ölen yurttaşlarımızın adlarının özel olarak hazırlanmış levhalara parlak harflerle yazıl­ması, onlar hakkındaki bilgilerin toplandığı 5 cilt­lik “Hatıra Kitabı”nın hazırlanması, diyebili­riz ki, ülkemiz tarihinde örnek alınacak bir hadise oldu.

Böyle örneklere daha pek çok ilave yapabi­liriz. Kısacası, işte bu tür yenilenme hareketleri nedeniyle bugün insanlarımızın şuuru ve tefekkürü, onların vatana ve çevresinde gerçekleşen olaylara karşı münasebeti tamamen değişmektedir. Geçmiş kalıplarından arınan fertlerimizin hayattaki yerlerini bambaşka tasavvur etmekteler. Ülkemizde yüksek manevi faziletler, demokratik değerler sağlamlaş­makta. En önemlisi de insanlarımızın gerçekleşti­rilmekte olan geniş çaptaki yenilenmelere karşı bağlılık hissi, ülkemiz geleceğine karşı inanç gittikçe büyümektedir.

Elbette, hepimizce malum olduğu üzere, toplum tefekkürünü tamamen yenilemek bir kaç yıllık bir çalışma değil, uzun ve aralıksız devam edecek bir süreçtir. Ayrıca bu yolda devamlı emek vermek gerektiğini, şimdi de rastlayabileceğimiz eski düşüncelerin izlerini temizlemenin çok da kolay olmayacağını hepimiz biliyoruz.

Biz bağımsızlığa kavuşarak yeni kalkınma yoluna adım attıktan sonra halkımızın istekleri ve iradesi, yüzyıllardır düşlediği arzularına dayana­rak Sovyet döneminden ağır bir miras olarak kalan emri vaki sistemini kökünden değiştirmeye, onun yerine anlam itibarıyla tamamen yeni, serbest pazar ilişkilerine dayanan hukuk devleti, demok­ratik toplum kurmaya azmettik. Tabii ki, bu amaca kavuşabilmek için nasıl bir stratejik yol izleneceği, reformların hangi şekil ve usulünün daha elverişli olduğu konusunu âlimler, uzmanlar ve diğerleriyle birlikte çok düşündük, detaylarına kadar danıştık. Bu konuda gelişmiş ülkelerde ispatlanmış tecrübeleri derinlemesine öğrendik.

En önemlisi halkımızın hayat tarzı, millî gele­nek ve değerlerimizi, insanların ruhi durumunu her açıdan dikkate aldık. Çünkü herhangi bir reformun gerekliliğini ilk önce halkın anlaması, desteklemesi gerekirdi. Ayrıca bu değişmelerin başarısı insan hayatını etkilemesi, onun hayat şartlarını yükseltmesiyle ölçülür. İşte bu gerçekten yola çıkarak insanlara reformların anlamını net bir şekilde açıklamak ve bunun sonucunda toplumun desteğini kazanmak, onları yapıcılığa seferber etmek çok önemlidir.

İşte böyle geniş çaptaki öğrenme ve tetkik etme yoluyla biz günümüzde dünyaca Özbek modeli olarak tanımlanan modeli hazırladık. Bu modelin esas ilkeleri, yani, ekonominin politi­kadan ayrı olduğu, devletin baş reformcu ol­duğu, ka­nunun üstünlüğü, toplumsal politika, reform­ların tedrici olarak basamak basamak gerçek­leştirilmesi prensiplerine dayandığını hepimiz biliyoruz.

Genç devletimizin karmaşık sınav günlerini geçirmekte olduğu bir vakitte, ne kadar zor olursa olsun biz sadece kendi güç ve imkânlarımıza dayanarak çalışmaya mecburduk. İşte böyle bir durumda cevaplanması gereken binlerce zor soru önümüze çıktı. Örneğin, hangi devlet bize hangi şartlarda sermaye ve borç verebilir? Borç veren devletlerin siyasi şartları olmaz mı? Birine borçlanıp da sonra onun tabisi olmayacak mıyız? Aldığımız krediler üzerimizde ağır yük olarak kalmaz mı?

Borçlanmak çok kolay, bunu hepimiz biliyoruz. Ama günü geldiğinde onu ödemek de gerekir. Bizim sadece bugünümüzü değil yarınımızı, gele­cek nesilleri de düşünmemiz lazım. Biz şimdi hata yaparsak, çocuklarımızın gelecekte zorlanacağını dikkate almazsak büyük bir günah işlemiş oluruz.

Bugün aradan bir kaç yıl geçtikten sonra kendine özgü millî kalkınma yolunu seçtiğimiz günü gözümüzün önüne getirecek olursak, bizim reform politikamızda manevi kıstasların ön plana çıktığı açıkça görülebilir. O vakitlerde Sovyet ülkelerinin bazılarında “şok terapisi” usulüyle bir sıçrayışta pazar ekonomisine geçmek veya ayrı bir devlette “demokrasi adası” kurmak hususunda bir sürü sözler sarf edildi.

Bugün çok doğal bir soru karşımıza çıktı: Nerede o davaların pratik sonucu? Nerede bütün halklar ve memleketlere emsali görülmemiş saadetli hayat, huzur vaad eden kişiler?

O sıralarda eski Sovyet Birliğinden ayrılıp devletlerinin daha yeni bağımsızlığa kavuşan genç devletlere nispeten bazı güçlü ülkelerin ve siyasi merkezlerin menfaatlerine hizmet eden boş tavsi­yelerde bulunarak, onları ne yolla olursa olsun gerçekleştirmeye çalışmaları zirveye ulaşmıştı. İşte böyle bir durumda yegâne doğru yolu seçmek ve onu dış etkenlerden korumak o kadar kolay olmayacaktı.

Biz o zaman dışarıdaki «danışman»ların «engin tavsiyeleri»yle değil halkımızın istekleri ve iradesi, ülkemizin gerçek durumunu dikkate alarak ağır­başlılıkla her yönden düşünerek politikalar yürüttük.

Tabii ki, zor geçiş döneminde diğer birçok vazifelerin yanı sıra halkımızın bugünkü ve yarınki hayatı, onun manevi dünyasına zarar dokunma­sına, sosyal adalet temayüllerinin bozulması, yani insanların bir kısmının fazla zenginleş­mesi ve bir­çoğunun da fazla fakirleşmesine sebep olmamak meselesini her zaman dikkatimizin odak merke­zinde bulundurduk.

Aslında herhangi bir reformun en önemli sonucu ilk önce halkın manevi dünyasındaki yenilenme cereyanları, onun şuurunun ve tefekkü­rünün yükselmesi; ülkede gerçekleşmekte olan değişimlerin onun hayatına, kaderine tesir ettiğini derinden hissetmesi ve bundan kendine sonuç çıkartmasıyla ölçülür. Biz gerçekleştirmekte olduğumuz reformlarda işte bu tür sonuçlara varabilmek için bütün değişim ve yeniliklerin merkezine insan ve onun menfaat­lerini koyduk. Dolayısıyla, günümüzde bu süreç­lerin temelinde reform, reform için değil, ilk önce insan için, onun refah yaşamı için hizmet etmelidir, şeklindeki yaklaşımın doğru olduğunu ve onun reel yansımasını her alanda görmek mümkündür.

Eğer biz bağımsızlığa kavuştuktan sonra tedrici kalkınma yolunu değil, “şok terapisi” diye adlandırılan devrimci atlama yolunu seçseydik en zor durumlarda, insanlarımızın çoğu ne hâllere düşerdi? Hiç şüphesiz, darmadağınık bir şekilde gerçekleşen sert değişimler tufanında insanların hayat kalitesi düşecek, ahlak değerleri, millî ve manevi yapısı tamamen altüst olacaktı. Tek kelimeyle, böyle bir tek taraflı siyasetin hiç beklen­medik sonuçlara, yerini asırlar boyu doldu­ra­ma­yacağımız ağır kayıplara doğru sürükleyeceği kesindi.

Dolayısıyla biz, dışarıdan gelen teklif, tavsiye ve hatta taleplere bakmadan devrimci atlama yolundan gitmedik. Ülkemizde bugün hüküm süren barış ve huzurlu hayat, istikrarlı kalkınma, bu yak­laşımın ne kadar doğru ve kalıcı olduğunu, birçok alanda elde edilen olumlu sonuçlar ispatlamaktadır. Öyle bir zamandayız ki, bizi top­lumsal patlamaya götürecek herhangi bir devrimci hareketten yana değiliz, bizim yolumuz tedrici kalkınma temayüllerine dayanan yoldur ve biz bu yolumuzdan hiçbir zaman dönmeyeceğiz, şeklindeki kati sözlerimiz ve sağlam duruşumuz elbette bugün meyvesini vermektedir.

Reformlarımız sırasında sadece maddi kalkın­mayı değil aynı zamanda manevi yükselmeyi de kendimiz için esas kıstas olarak benimsememiz ve gelişim sürecinde tarafsız davranışımız, toplumda su ve hava kadar gerekli olan dengeyi ve istikrarı sağlamada büyük önem arz etmektedir. Çünkü pazar ekonomisi her şeyi yerine koyar diye boş bir anlayışa tabi olarak sadece maddi servetin peşinden koşarsak bu halkımızın ezeli isteklerine, insaniyetle yoğrulan millî değerlerimize de ters düşmüş olurduk. Dolayısıyla, reformları gerçek­leştirirken maneviyat ve ekonomi birbirinden ayrı tutulamaz, tam tersi birbirini tamamlayarak, destekleyerek gelişir, kuralını kendimize rehber olarak aldık.

Maneviyat ve ekonominin binlerce hayati ko­nu­larda, tabiri caizse canlı bağlarla bağlandığını dikkate alarak halkımızın psikolojisi, hayat tarzı, eski örf âdet ve geleneklerine her açıdan uygun olan reformlar yolunu seçtik.

Özellikle, geçiş döneminde reformların ger­çekleşmesinde devletin baş reformcu olarak rolünü belirt­memiz ekonominin genel talep ve kıstas­larını millî maneviyatımızın özellikleriyle uygunlaştır­mada çok önemli yer tutar.

Bilindiği üzere, sömürge sistemi dönemindeki ekonomi, tek taraflı kalkınmaya, emrivaki usulüne dayandırılmış olup, halkın manevi bakış açısı ve istek­lerini yansıtmıyordu. İşte böyle zor bir durumda devletin reformcu rolünü ortaya koymadan bu meseleyi kendi hâline bırakmak, eski sistemden kalma zayıf ve hasta ekonominin kendiliğinden serbest pazar ekonomisine dönüşeçeği fikri, Sovyet toplumunun da demokratik topluma dönüşeceğini düşünmek kadar boş hayal kurmakla eşitti.

Burada vurgulamamız gerekir ki, demokrasi ilk önce manevi kriterlere dayanarak yönetilen güçlü hukuk devleti ve güçlü vatandaşlık toplumu demektir. Hukuk devleti ve vatandaşlık toplumu demokrasinin iki yönü, iki kanadıdır. İşte bu nedenle biz «güçlü devletten güçlü topluma doğru» hedefiyle yola çıktık ve bu gayeyi prensiple gerçekleştirmeye birinci derecede önem vermekteyiz.

Dikkat edilmesi gereken bir başka husus da re­formların ilk aşamasından şu ana kadar olan geniş çaptaki politik, ekonomik ve toplumsal prog­ram ve planlarımızda halkımızın manevi hayatıyla ilgili meselelere özellikle önem verilmesidir.

Tabii ki, bir yönetim sisteminden başka bir yönetim sistemine geçerken insanların şuurunda, toplumun ülküsünde köklü değişimler oldu. Ama bazı insanların tedirginlikle serbest pazar ekono­misinde manevi ahlaki değerlerin önemini yitire­rek kültürün ikinci sıraya atılacağı konusundaki korkusunun yersiz bir korku olduğu Özbekistan’daki bugünkü değişimler örneğinde kanıtlanmaktadır. Günümüzde ülkemizde devlet bütçesinin yüzde ellisinden fazlasının toplumsal alan­lara ayrılmış olması da bunun bir göstergesidir.

Bugün biz çok büyük bir hızla değişen, insanlığın bugüne kadar yaşadığı dönemlerden tamamen farklılık gösteren çok şiddetli ve zor bir zamanda yaşamaktayız. Devlet ve siyaset adam­ları, filozoflar ve sosyal bilimciler bu döneme farklı açıklamalarla çeşitli adlar vermektedirler. Kimisi yüksek teknoloji dönemi, kimisi tefekkür asrı kimisi de genel bilgilenme dönemi olarak isimlendirmektedir.

Tabii  ki, bu fikirlerin hepsinde belli oranlarda gerçeklik payı ve mantık vardır. Çünkü bütün söylenenlerin bugünün çok yönlü ve renkli hayatının belli bir niteliğini yansıtması doğaldır. Ama birçok insanın zihninde bu dönem küreselleşme dönemi olarak yer almakta. Bu tanım bence meselenin özünü her açıdan doğru bir şekilde ifade etmektedir. Bunun nedeni de şu anda yeryüzünün her hangi köşesinde her hangi bir olay ortaya çıktığında insanlar bu konuyla ilgili dünyanın öbür ucundan anında haber alabiliyor.

İşte bu küreselleşme fenomeni hakkında konu­şurken bu düşüncenin günümüzde ilmi, felsefi, hayati kavram olarak çok geniş anlamı ifade ettiğini vurgulamak lazım. Ge­nel bir bakışla bu süreç tamamen yeni bir anlamda ekonomik, toplumsal-politik, doğal-biyolojik kü­resel ortamın geliştiğini, bununla beraber varolan millî ve bölgesel problemlerin dünya çapındaki problem­lere dönüştüğünü ifade etmektedir.

Günümüzde gençlerimiz sadece okullarda değil belki radyo, televizyon, medya, internet vasıtasıyla da çeşitli bilgileri alabilmektedirler. Dünya bilgi meydanının böyle genişlediği bir ortamda çocuklarımızın şuurunu sınırlayarak bunu okuma, şuna bakma diye tek taraflı eğitim vermemiz hiç kuşkusuz zaman taleplerine de, bizim iyiliğe, güzelliğe yönelik amaçlarımıza da uymaz.  Çünkü biz ülkemizde serbest ve özgür demokratik devlet kurmayı hedefledik ve bu yolumuzdan hiç bir zaman dönmeyeceğiz.

Zaten, biz devletimizin geleceğini kendi kabu­ğumuza çekilmiş bir durumda değil genel insanlık ve demokratik değerleri derinlemesine özümle­miş olarak tasavvur ederiz. Biz istikbalimizi gelişmiş ülkelerin tecrübelerinden yararlanarak, devlet ve toplum yönetimini serbestleştirme, insan hak ve hukuklarını, fikir hürriyetini hayatımıza yansıt­mış bir şekilde görürüz. Biz, bütün gelişmiş dünya, ulus­lararası toplumlar ile barış içinde hayat sürdürmek, karşılıklı menfaate dayalı işbirliğinden yanayız.

Bizim için bu yol en uygunudur ve onun başka bir mukabili yoktur.

Kısacası, gençlerimizin manevi dünyasında boşluk oluşmaması için onların kalbi ve şuurunda sağlam bir hayat tarzı, millî ve evrensel değerlere karşı saygı duygusunu, çocukluktan itibaren geliştirmeliyiz.

Şunu unutmamak gerekir ki, günümüzde insa­nın maneviyatına yönelik ilk bakışta değersiz olarak gördüğümüz küçük bir bilgi de, bilgi dünyasında küreselleşme sürecinden güç alarak gözle göremediğimiz ama sonradan zararını hiçbir şeyle telafi edemeyeceğimiz hasarlar verebilir.

Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, her devletin sınırlarını korumada silahlı kuvvetler su ile hava kadar gereklidir. Ama halkımızı ilk önce genç kuşağın manevi dünyasının sınırlarını koruyabil­mek için bizim neleri esas alarak hareket etmemiz lazım sorusunun, bugün hepimizi düşündürmesi çok doğaldır.

Günümüzde ahlaksızlığı kültür olarak benim­semek ve tam aksine, asıl manevi değerleri hiçe saymak, eskilik kalıntısı olarak bakmak, insan hayatı, ailenin kutsallığı ve gençler terbiyesini olumsuz etkilemekte ve birçok kişi bütün dünyaya bir bela olarak dağılan tehditlere karşı mücadele etmenin ne kadar önemli olduğunu anlamaktadır.

Bu konuda fikir yürütürken, büyük ataları­mızın kendi devrinde olgun insan hakkında tüm ahlak kriterler mecmuasını, modern bir ifadeyle doğuya özgü ahlak kanununu hazırladık­larını hatırlamak lazım, diye düşünüyorum. Atalarımızın şuuru ve tefekküründe asırlar boyunca gelişerek netleşen namus, hayâ, mahcubiyet, endişe, iffet gibi yüksek ahlak duygu ve düşün­celeri bu kanunun temelini oluşturur, dersek hata olmaz.

Bu açıdan baktığımızda, utanç, ölümden beterdir, sözü halkımız dilinde kendiliğinden oluşmamıştır. Tam tersi, böyle ifadeler halkımıza ve yurdumuza ait güzel ahlak değerlerinin asıl anlamını ifade eder.

Gerçekten de utama ve ar namusunu kayıp e­den insan, Ahmet Yesevi’nin dediği gibi, hayvana dönüşür.

Büyük düşünür, şair Ali Şir Nevayî’nin:

Önüne geleni yemek hayvan işi,

Ağzına geleni söylemek ahmak işi, –şeklindeki derin anlam yüklü sözü de bu fikri kanıtlamaktadır.

Özbek adını, Özbek ilmi ve feni, kültürünü tek kelimeyle halkımızın yüksek salahiyetini, onun ne kadar büyük işlere muktedir olduğunu dünyaya göstermek yolunda ülkemizde yetişen yüzlerce büyük zat fedakârlık örneklerini göstermişlerdir. Böyle insanlar ülkemizde şimdi de çoktur ve bundan sonra da onlar çoğalacaktır. Önemli olan böyle insanlara saygı göstermek ve desteklemektir. Eğer ülkemizin bir şehrinde veya köyünde yetenek sahibi birini görürsek hepimiz kendisine severek sayarak yol açarsak, bütün hareketlerimizi böyle âlicenap hedefler için harcarsak, kısacası, hasetle değil hevesle yaşarsak hiç kuşkusuz biz millî kalkınma konusunda daha yüksek zirvelere ulaşabiliriz.

Bu konudan bahsederken, manevi hayatımızı tehdit eden diğer bir hastalık üzerinde durmak istiyorum. Bizzat ben bu hastalıktan iğreniyorum. Böyle bir hastalığı olan insanı görmek istemem. Bu ise ihanettir. Ben her türlü kötülüğün nedeni olarak ihaneti görürüm. İyilik ve gerçeğe sadık olmayan, onlara inanmayan insandan korkmak lazım. Karakteri ihanete meyilli olan bir insan makam sahibi olursa, oradaki huzur bozulur. İki insan veya iki devlet arasındaki kavgaya da aynen böyle insanlar sebep olur. Dolayısıyla  böyle insanlar için tetikte bulunarak, onları yanımıza yaklaştırmamalıyız. Eğer çevremizde böyle bir insana rastlarsak onu hemen eğiterek doğru yola getirmeliyiz.

Bu açıdan tarihte bir çok kez sınanan ve benim de tecrübemle ispatını bulan bir gerçeği bir kez daha tekrar etmek istiyorum: Eğer biz bir olursak, halk ve ülke menfaati uğrunda tek vücut olarak yaşarsak aramızdan hain çıkmazsa, Özbek halkını kimse hiçbir zaman yenemez.

Bu hayatta insan bazen yolunu şaşırtacak karmaşık problemlerle karşı karşıya gelir. Bu zor vaziyetten kurtulmanın çaresi olmadığının düşünüldüğü hâller olur. Böyle bir durumda, işte ve yaşamda, cemiyette zorluklarla karşı karşıya kaldığında kimin yolunu kaybetmemesi mümkün? Bence ilk önce kendi gücüne inanan, psikolojik ve manevi dünyası sağlam olan kişi böyle bir durumdan yüzünün akıyla çıkar. Manevi zenginlik böyle bir durumda, insana güç ve dirayet verir.

Bu bağlamda insanın maneviyatının güçlen­mesi, iradesinin de kuvvetlenmesini sağlar. İrade aslında sağlam inanç demektir. İradesi güçlü olan kişi kendine güvenir ve her türlü zor vazifeyi üzerine almaktan korku duymaz. Bu nedenle yüksek iradeli insanlara güvenilir. Böyle insanlar başınıza bir felaket geldiği zaman ilgisiz kalmaz. Hiç tereddüt etmeden hemen yardıma koşar ve zorlukları sizinle birlikte aşmaya çabalar.

Ama başkasının hayatına, çevresinde yaşanan olaylara ilgisiz kalan, sadece izlemekle yetinen insandan korkmak gerek. Onlardan hiçbir zaman iyilik beklenemez. Çünkü onlarda ne iman ne de irade olur. Onlar hatta kendi halkı ve vatanının kaderine de yabancı birisi gibi bakarlar.

Ezelden beri bilindiği gibi, ilgisiz kişi düş­mandan da tehlikelidir. Çünkü düşmanın kim olduğunu, asıl niyetini siz önceden bilirsiniz. Ama lâkayıt kişinin niyetini hemen anlamak çok zordur. Bu yüzden böyle insanlar içinizde dolaşan düşman­larınız için fırsatlar sunar.

Ünlü bir filozof bu hayati gerçeği derin bir şekilde açıklayarak, aşağıdaki doğru fikri beyan eder: «Düşmanlardan korkma çünkü onlar en fazla seni öldürebilirler, dostlardan korkma, onlar en fazla sana ihanet edebilir. İlgisiz adamlardan kork onlar seni öldürmez de, satmaz da; ama onların sessiz ve lâkayıt bakışları sonucunda yeryüzünde ihanet ve katillikler yaşanır».

Her insan hayatı için önemli olan bu tür fikirleri büyümekte olan gençlerin şuuruna sindirmek, onları hayat sınavlarına karşı dayanıklı olarak hazırlamak bizim anne baba, öğretmen, önder olarak, bu kutsal toprakların vatandaşı olarak mukaddes borcumuzdur.

Bu bağlamda en önemli vazifemiz, yukarıda sö­zünü ettiğimiz durumların bilimsel esaslarını, on­ların yeni yönlerini mükemmel öğrenmek, öğret­menlerimiz, öğrencilerimiz, insanlarımız için basit ve net bir şekilde açıklayarak zamanevi taleple­re uygun bir şekilde yeniden inşa etmekten ibarettir.

Bunun için herşeyden önce ilerlemenin her alanını, yani toplumumuzdaki siyasi, sosyal, iktisadi, manevi münasebet­lerin gelişmesi konusunda özel kaynaklar oluşturulması sistemini daha da mükemmel­leştirmeliyiz.

Elbette, bu meseleyle ilgiligi sosyal fenler alanında malum çalışmalar yapılmaktadır. Ancak halisane olarak konuşacak olursak, ders kitapları,  kılavuzlar vesaire edebiyatları hazırlayan uzmanların seviyesi­nin tatmin edici olmadığını üzülerek kaydetmek zorundayız. Böyle hoş olmayan durumlara son verme zamanı gelmiştir.

Hiç kuşkusuz ülkemizde özgür, adaletli ve huzurlu hayat kurma sürecinde toplumsal, politik ilişkiler, insanların şuuru ve tefekkürü de kendine özgü, aynı zamanda da tamamen yeni bir anlam arz etmektedir. Özellikle, birey ve devlet, insan ve toplum arasındaki ilişkilerin yeni şekil ve anlam kazanarak yeni özellik ve temayüller esasında gelişmekte olduğunu anlamak zor değildir.

Zira, tüm bunlar yeni değerler ve demokrasi prensiplerinin mahiyetine, kendi hayat tarzı ve tefekkürüne uygun, kurmaya çalıştığımız özgür vatandaş­lık taleplerini karşılayan ilişkiler olarak toplumsal ilimlerin esas konularına dönüşmelidir.

Bu konuda en önemli vazife şundan ibaret ki, her vatandaş ve her insan toplum terakkisi ve onun kalkınmasını, manevi hayatımızı muhtelif tehdit ve saldırılardan koruma yolundaki borç ve sorumluluklarını iyice kavramalıdır.

Konuyu daha derin düşünecek olursak, bu temayülleri esas alan toplumun kendine özgü sosyal yapısı, görünüşü, kalkınma yolları, özellik­leri hakkındaki net tasavvurun muhtelif fikir, bahis ve münakaşalar sonucunda elde edileceğini kabul et­memiz ve kendimize kriter olarak almamız gerekir.

Böyle geniş çaplı ve oldukça önemli konuları hallederken devletimizin ve cemiyetimizin, sosyal bilimler alanında faaliyette bulunan araştırma enstitüleri, yüksek okullar, çeşitli sosyal merkez­ler, özellikle de Maneviyat Merkezi, Millî Gaye ve Mefkûre Bilimsel Pratik Merkezi tarafından her konuda esaslı teklif ve tavsiyeleri beklemeye hakkı vardır.

Ayrıca günümüzdeki karışık mefku­revi süreç­leri bilimsel ve pratik açıdan tahlil etmek ve değerlendirmek, onların ileri yönlerini, kime ve neye yönelik olduğunu tespit etmek, insanlara olan etki düzeyini öğrenmek, millî menfaat­lerimize ve hayat tarzımıza uymayan zararlı gaye ve mefkûre saldırılarının mahiyetini açmak, vatandaşlarımızın kalbinde millî tefekkür ve sağlıklı dünya görüşünün temellerini sağlam­laştırmak özel bir öneme sahiptir.

Sadece bu şekilde gençleri kendi fikrine sahip, herhangi bir manevi saldırıya karşı koyabilen, ira­deli, fedakâr ve vatanperver insanlar olarak eğiti­­biliriz. Bu bağlamda manevi ve maarifi teşvik işleri­nin etkileyici gücünü sağlayan modern iletişim ve bilgisayar teknolojisinden geniş anlamda istifade etmek, toplumumuzun mefkûre bağışıklığını güçlendirmeye yönelik avantajlı usul ve üslupları bul­mak, devlet ve toplum kurumları için rehber ve kılavuzlar hazırlamanın günümüz­deki en önemli vazifemize dönüştüğünü iyice kavramalıyız.

Kitabımızın önceki bölümlerinde biz manevi­yatın anlamı ve mahiyeti, onu şekillendiren temel faktörler, manevi ve maddi hayatın birbirine uyması, ülkemizde gerçekleştirilen geniş çaplı reformların manevi kriterleri hakkında, ayrıca, günümüzdeki küreselleşme döneminde manevi dünyamızı muh­telif olumsuz tesir ve tehditlerden muhafaza et­mekle ilgili problemlerin üzerinde teferruatlı olarak durmuştuk.

Şunu özellikle vurgulamak gerekir ki, her insan ve toplumun manevi dünyasına aynen böyle bakmak, insanı şuurlu olarak yaşamaya, olgunluğa davet eden böyle emsalsiz kuvvet kaynağının hayatımız­daki yeri ve önemini derin ve detaylı olarak tahlil etmek gerçeği, yani yüksek maneviyatın – yenilmez güç olduğunu anlatır ve kanıtlar.

Bu noktada doğal bir soruyla karşılaşırız: Manevi­yatı gerçekten büyük bir güce dönüştüre­bilmek için biz hangi meselelere öncelikli olarak dikkat etmeliyiz, hangi işleri yapmalıyız?

Maneviyat hakkında bunca davet ve mühim teorik fikirler öne sürüp de onları toplumun şuuruna yerleştirmek yolunda daimi çaba harca­mazsak, bu konudaki faaliyetimizi her açıdan sağlam düşünülen sistem hâlinde organize etmez­sek istediğimiz sonucu tabii ki elde edemeyiz, yani insanların kalbinde yer edinemeyiz.

Dolayısıyla, bizim günümüzde eğitim sistemin­den başlayarak medya, televizyon, internet, tiyatro, sinema, edebiyat, müzik, resim ve heykel sanatına, tek kelimeyle, insanın kalbi ve tefekkü­rüne etki eden tüm alanlardaki faaliyetimizi, halkın manevi gereksinimleri, zamanın talepleri doğrultusunda daha da kuvvetlendirmemiz, bir üst basamağa çıkarmamız gerekir.

Özellikle, bütün dönemler için gayet karışık ve mühim olan bu işleri üzerine alan, eski kalıp­lardan vazgeçerek bu alanda yeni yolları açan, insanların dünya görüşlerini daha da zenginleştir­mek için devamlı emek veren fedakârların ilk bakışta göze çarpmayan, fakat büyük ilim, titizlik ve tecrübeyi gerektiren çaba ve hareketlerini desteklememiz, bu yolda avantajlı sonuçlar elde edebilmek için her açıdan imkânlar sağlamamız gerekir.

Bu konuda konuşurken, vurgulamak lazım ki, bu alanın uzmanları, yani öğretmen ve okutmanlar, muharrir ve gazeteciler, sinemacı ve tiyatrocular, müzisyen ve ressamlar, kısacası, aydınlarımız halkımız için yeni bir vaka olan pazar ekonomisine geçme döneminde topluma karşı sorumluluğunu derinden hissederek kendi istidat ve maharetlerini esirgemeden canla başla emek vermekteler.

Hepimiz biliyoruz ki, insanın kalbine öncelikle eğitimle ulaşılır. Dolayısıyla ne zaman bu konu açılırsa atalarımızın bıraktığı paha biçilmez mirası hatırlamanın yanı sıra anne babalarımız kadar bize yakın olan öğretmen ve okutmanların emeğini de saygıyla anarız.

Biz ülkemizde yeni nesil ve yeni tefekkür sahiplerini yetiştirmek gibi sorumluluk gerektiren bir vazifeyi eda ederken öncelikle bu zor meslek sahiplerine güveniriz, yarın bizim yerimize gelecek olan gençlerin manevi dünyasının şekil­lenmesinde onların verdikleri emeğin kıyas edilemeyecek kadar büyük olduğunu anlarız.

Bu aydınlık dünyada herkes anne babasına, öğretmen­lerine karşı her zaman minnet duygusuyla yaşar. İnsan, ömrü boyunca elde ettiği kazanç ve başarıları, sahip olduğu makamını öğretmenlere, okulda edindiği bilgilere borçludur.

Kısaca söyleyecek olursak, ulu bir dergâh olan okulun insan ve toplum kalkınmasındaki payı ve etkisini, sadece gençlerimiz değil, bütün halkı­mızı geleceği için hazırlayıcı güç olan öğretmen ve okutmanların emeği hiçbir şeyle ölçülemez, kıyaslanamaz.

Bu bakımdan marifetperver atalarımızın fikir­lerini devam ettirerek eğer dünyadaki binaların en büyüğü okul ise, meslekler arasında en şerefli olanı öğretmenliktir, dersek, bence gerçeği söylemiş oluruz. Gerçekten öğretmen sınıfa feyiz ve aydınlık getirmekle birlikte binlerce çocuğun kalbine de iyilik nurlarını bahşeden, öğrenci­lerine hayat dersini öğreten muteber zâttır. Dili­mizde «okul görmüş», «ekol yaratmış» gibi derin anlamlı ifadelerin var olması da bu kutsal dergâhın, emekçi öğretmenin devlet ve toplum haya­tında ne kadar mühim yer arz ettiğinin delilidir.

Bizim, Ülkemizde 1 Ekim’i “Öğretmenler Günü” olarak herkesin bayramı ilan etmemizin, elbette derin bir manası var.

Bu bayram öncelikle kendi bilim ve tecrü­besini, istidat ve maharetini, insani faziletlerini, gözünün nuru ve kalbini, bütün varlığını esirge­meden eğitim yolunda karşılıksız hizmet eden üstat ve öğretmenlerimize karşı halkımızın ezeli saygısının açık ifadesidir.

...

Toplumumuzun maneviyatını yükseltmekle ilgili süreçlerin zor tarafı şu ki, bugün toplumsal, politik kalkınma yolunda karşımıza çıkan problemleri hem teorik, hem pratik olarak sadece kendi gücümüz ve iktidarımızla halletmek zorunda kalmaktayız.

Dolayısıyla, bağımsızlığın ilk günlerinden beri gerçekleştirilmekte olan işlerin sonucu olarak edebiyat, sanat, kültür, medya alanlarının mefkûrevi tehditten tamamen arındırıldığını kaydetmeliyiz. Herhangi bir eserin bir sınıfa ait olması ve bir gayeye, komünizm menfaatlerine hizmet etmesi lazım gibi düşünceler artık geçmişte kaldı. Özgür bilim için, millî değerlerimizi, zengin manevi­yatımızı, tarihimizi, günümüzün anlam dolu hayatını tam ve gerçek olarak ifade edebilmek için gerekli olan şartlar sağlandı.

Günümüzde hayatını bu tür sorumluluk gerektiren alan­lara yönlendiren birçok yetenek sahipleri ülke­mizde yeni hayat ve yeni toplumun manevi teme­lini sağlamlaştırmak, olgun insan yetiştirme yolun­da kendilerine düşen görevi layıkıyla yerine getir­mektedirler. Özellikle günümüzde artan muhtelif manevi tehditleri önlemek, «toplum kültürü»nün zararlı etkisinden çocuklarımızın şuuru ve tefek­kürünü korurken ilim ve kültür toplumu, bilim adamlarının yeri ve önemi artmaktadır.

Çünkü millî ruhumuz ve doğamıza yabancı olan böyle «kültür» örneklerini sadece tenkit veya reddet­mekle bir sonuç elde edilemez. Böyle tehlikeler­den hayatımızı korumak, manevi boşluk oluş­masını önlemek için ilk önce yüce insani gayeleri ihtiva eden ve yüksek maharetle yaratılan eserler vasıtasıyla halkımızın manevi seviyesini yükselt­mek, başka bir ifadeyle bugün dünyada vuku bulan akıl ve yetenek yarışmasında muktedir olmalıyız.

Bu açıdan bakıldığında günümüzde hayatımızı elektronik iletişim araçları, özellikle, televizyon ve radyosuz tasavvur edemeyiz. Çünkü onlar iletişim ve bilgi sağlayan kaynaklar olmakla bera­ber insanı kültürel, sanatsal yönden besleyen ve dinlendiren bir vasıta olmuştur, dersek hata olmaz.

Dolayısıyla, geniş etki dairesine sahip olan radyo ve televizyon sektörünü devamlı kalkındır­manın, her zaman toplumun dikkat merkezinde olması doğaldır. Günümüzde ülkemizde devlet radyo ve televizyon kanalları halkımızın tarafsız ve gerçek bilgiye ulaşması, insanlarımızın sevi­yesinin yükselmesi, ilminin artması, gelenekle­rimiz ve tarihî mirasımızın korunması ve geliş­mesi yolunda çalışmaktadır. Ayrıca vatandaşla­rımızın demokratik değerlerin, vatandaşlık anla­yışının gelişmesi, genç kuşağın vatanperverlik ve genel insani değerlere saygı duyan fertler ola­rak eğitilmesi yolunda layıkıyla hizmet ettiklerini özellikle vurgulamak lazım.

Aynı zamanda bu alanlarda daha gerçekleş­tirmemiz gereken birçok hedef olduğunu belirt­mek gerekir. Öncelikle, televizyonu devletimiz ve toplumumuzu bir köprü olarak bağlayan canlı iletişim vasıtasına dönüştürmek, yayında günümü­zün mühim problemlerini daha fazla yansıtmak, toplum olma fikrini şekillendirmek, vatandaşları­mı­zın toplumsal aktifliğini yükseltmek, her insanın kendi fikrini ifade edebilmesine imkân vermek, muhtelif içtimai kesim ve grupların ilgi ve çabalarını, hayati menfaatlerini yayınlama meselelerine özel olarak dikkat etmeliyiz.

Dolayısıyla medyayı zamanın taleplerine uygun olarak geliştirmek, konuşma hürriyetini sağlamak, medyada eleştiri ruhunu kazandırmak önümüz­deki önemli meselelerden biridir.

Dünya çapında olayların şiddetle vuku bul­duğu bir zamanda modern bilgi teknolojilerinden, internetin emsalsiz imkânlarından geniş anlamda istifade edebilmek, yayında, medyada, özellikle televizyon ve radyoda hizmet etmeye kendini adayan, yetkin uzman olmaya azmeden ve bu alanda istikbalini gören insanlarımızın faaliyet­lerinin kriterini oluşturması gerektiğini hepimiz iyice anlamaktayız.

Günümüzde bu alanda çalışan her insanın kendi mesleğinin ehli olmakla birlikte kendi, hayat prensiplerine de sahip olması, hakikat için mücadele etmesi, bu yolda katiyet ve azimle, net olarak söylersek, vicdanının emriyle yaşaması gerekmektedir.

İnsanın manevi dünyasını keşfettiği kudretli bir vasıta daha var. O da söz sanatı olan edebiyattır. Edebiyata insanı anlama ve anlatma sanatı, edebiyatçılara da insan ruhunun mühendisleri diye boşuna dememişler.

Halkımız arasında işte bu zor sahaya bütün hayatını ve ender yeteneğini adayarak edebiyatı­mızın hazinesinde kendine uygun yeri bulan, ölmez eserler veren öyle sanatçılar vardır ki, onların hepsini şimdi sayamayız tabii ki. Biz onlarla onur duymaktayız.

Edebiyat, yani söz sanatı ezelden beri halk kalbinin ifadecisi, hakikat ve adaletin bayrağı olmuştur. Özellikle, bağımsızlık yıllarında mane­viyatımızın gayet muhim bir kısmı olan edebiyatı kalkındırma, şair ve yazarların kutsal emeğini değerlendirme ve ödüllendirme yolunda gerçek­leştirilen faaliyetlerin sonuç vermeye başlaması, edebi­yatımızın hem konu bakımından hem tür bakımın­dan çok renkli bir hal alması, edebiyatta yeni yeni isimlerin ortaya çıkması, kitabı seven halkımızı sevindirir elbette ki. Bütün bunlar millî diriliş sürecinin edebiyatçılar için geniş bir ufuk açtığını bir kez daha kanıtlar. Yani, tarihi bir konuyu ele alan, diyelim İmam Buhari olsun, Celaleddin Menguberdi veya Emir Timur olsun, uzak ve yakın geçmişimizin daha açılmayan yönleri olsun, büyük atalarımızın hayat yollarını kaleme alan birçok eser yaratılmaktadır.

Sovyet mefkûresinin hâkim olduğu sıralarda bu konudan söz etmek, eski ve zengin tarihimize böyle ilgili oluşun “tarihin idealize edilmesi” olarak eleştirildiğini iptal baskı altına alındığını o dönemleri yaşayan, komünistik mefkûre acısını çeken yaşlı sanatçılarımız daha iyi hatırlarlar.

Hepimizin anladığı gibi, edebiyatta tarihî gerçeğe ulaşmakla beraber halkımızın, yazarla­rımızdan bugünkü hayatımız ve günümüzün kah­ramanları hakkında eserler yaratmasını beklemesi çok doğaldır. Son yıllarda bu özellikleri taşıyan birkaç şiir mecmuasının yaratıldığını sevinerek belirtmek lazım.

İnanıyoruz ki, yazarlarımız günümüz evlat­larının fedakâr emeği, yapıcılık yeteneği, çağdaş­larımızın manevi psikolojik dünyası, yeni hayata atılan ve halledici kuvvete dönüşen gençleri­mizin arzu ve isteklerini ihtiva eden eserler vererek halkımızı sevindirmeye devam edecektir.

Günümüzde uluslararası toplumda kendine uy­gun ve sağlam yer bulmaya çalışan Özbekistanımıza, onun çok kısa zamanda elde ettiği başarılara, halkımız ve yurdumuzun manevi kökleri, örf âdetleri, gelenekleri, kısacası Özbek karakteri ve Özbek tabiatına dünyaca merak ve saygı daha da artmaktadır. Tabii ki, uzak ve yakın ülkelerde yaşayan dost ve kardeşlerimiz, dünya toplumu öncelikle bizim edebiyatımız ve sanatımız vasıtasıyla merak ettikleri sorulara cevap bulmayı istemektedir.

Son yıllarda millî edebiyatımızın en gözde örneklerini başka dillere çevirmek ve bununla halkımızın hayat tarzı ve insani faziletlerini göstermek için büyük imkânlar sağlandı. Fakat, henüz bu konuda başarılı olamadık.

Eskiden Özbek edebiyatı örneklerini başka dillere çevirmek üçüncü bir dil, yani Rusça vasıtasıyla gerçekleştirilirdi. Bu açıdan yapılan işleri değerlendirerek en büyük eserlerimizi artık kendi dilimizden Batı ve Doğu dillerine çevirmemiz gerekir. Bu nedenle yabancı dilleri, edebiyat ve tercüme sanatının teorik ve pratik yönlerini sağlam bir şekilde anlayan uzmanları yetiştirmek gerekir ve bunun için bizde şartlar müsaittir.

Eğer biz Özbekistanımızı dünyaya tanıt­mak, onun tarihi ve istikbalini yükseltmek,  evlatlarımızın hatırasında ebedi kalmasını istiyorsak ilk önce büyük yazarları, büyük şairleri, büyük icatkarları yetiştirmemiz lazım. Çünkü büyük yazar Çolpan’ın dediği gibi “Edebiyat yaşarsa millet yaşar”.

Bağımsızlık yıllarında büyük atalarımızın böyle geleneklerini devam ettirerek ülkemizde müzik sanatını geliştirmeye yönelik program ve planlar gerçekleştirilmektedir. Ezcümle, mumtaz müzik mirasımızı korumak ve öğrenmek, onu gelecek ne­sillere kusursuz olarak ulaştırmak için birçok ya­rışmalar, uluslararası festivaller düzenlenmektedir.

Hepimizin bildiği üzere, müziğe, sanata olan sevgi, müzik kültürüne sahip halkımızda çocukluktan başlayıp aile içinde şekillenir. En önemlisi, günümüzde müzik sanatı genç­lerimizin yüksek manevi ortamda yetişmelerinde diğer sanat dallarına nazaran daha etkili olmak­tadır.

Ne zaman millî kültürümüzün bir bölümü olan tiyatro hak­kında söz açılsa, büyük münevver Mahmudhoca Behbudi’nin “Tiyatro ibrethane demektir” dedi­ğini hatırlamak yerinde olur.

Sinema sanatı alanında uzmanlar hazırlayan yüksek okullar eskiden Özbekistan’da hiç yoktu. Eski Merkez­deki sinema enstitülerinde tahsil gören az sayıdaki Özbek rejisörleri ve sinemacıları maalesef millî ruh, millî zemine yabancı olan uzmanlar olarak yetiştiler ve bu tesirin izleri hâlâ bazı sinemacı­larımızın faaliyetinde görülmektedir.

Dolayısıyla son yıllarda millî sinemacı ve rejisör yetiştirmek önemli bir meseleye dönüştü. Çünkü açıkça itiraf etmemiz gerekir ki, profesyonel sinemacıların, özellikle rejisörlerin, senaryocuların hazırlandığı tam anlamıyla millî mektep henüz şekillenmiş değildir.

Bu durumu kökünden değiştirmek için yük­sek sanatla birlikte millî tefekkür yeteneğine sahip gençleri terbiye etmek ve onları desteklemek me­selesi üzerinde ayrıca durulması gerekmektedir.

Tabii ki, bu hususta belli adımları atmış bulu­nuyoruz. Örneğin, Mustakillik ve Nevruz Bay­ramları, “Şark Teraneleri” festivali gibi şenlikleri hazırlarken tiyatro ve televizyon rejisörlüğü, sanatsal tanıtım senaryoculuğu konusunda büyük tecrübeler edinildi. İşte bu zengin tecrübeleri her açıdan derinlemesine öğrenmek, genelleştirme ve buna dayanarak gençleri eğitmekle ilgili gerekli olan teori ve üslubu geliştirmek, günümüz talep­lerini karşılayan uzmanlar yetiştermek doğrultu­sunda geniş çaplı hareket etmenin, bu problemi çözme imkânı vereceği kuşkusuzdur.

Günümüzde millî maneviyatımızın kalkın­masını resim sanatı örnekleri olmadan tasavvur edemeyiz. Özbek ressamlarının son yıllarda gösterdikleri çaba ve elde ettikleri başarı ve birçok yetenekli gençlerin bu sanatı seçmeleri, onun gelişeceğini, istikbalini göstermektedir. Bu tür değişimleri anıtsal sanat alanında da görebiliriz. Bilindiği gibi, anıtsal sanat derken ilk önce etki kuvveti yüksek olan muazzam heykeller ve anıtlar mecmuasını anlarız.

Yeri gelmişken Sovyetler Birliği döneminde sanatın bu dalı en mefkûreleşmiş bir dala dönüşmüştü.

İyi hatırlıyorum, mefkûre ruhundaki böyle bir sanatın “güzel örneği” olan heykellerden biri şimdiki Özbekistan Milli Bağı bölgesinde yer­leşmiş, eski Komsomol Gölü’nün yakınındaydı. Bu heykel çok heybetli olup, onu yapabilmek için birçok materyal harcanmıştı. İnsanı şaşırtan yönü şu, bu heykel ne sebeple ve ne amaçla yapıldı, kimse bunun ne anlam ifade ettiğini bilmiyor, daha doğrusu öğrenmeye meraklı değillerdi. Ne yazık ki, böyle heykelleri ülkemizin ilçe ve köy­lerinde de görebiliyorduk. Heykeller ülkemize, halkımız hayatına ve değerlerimize kesinlikle ilgisi olmayan, ömrü boyunca Özbekistan’a adım bile atmamış insanları ifade ediyordu.

Sadece başkentte değil ülkemizin en ücra köşesinde de Şura dâhilerinin, binlerce insanın ömrünü hazan eden, sonradan yaptıkları kötülük­ler bütün dünyaca malum olan şahısların heykel­leri vakarla duruyordu. Bayram günlerinde işte o heykellerin ayakaltına çiçekler konurdu. Fakat böyle törenler sahte olup insanlar bu işleri içten değil resmiyet için yaparlardı.

Ülkemizde manevi yenilenme süreci başla­yınca diğer sanat dallarında olduğu gibi anıtsal sanatta da yeni devir başlamış oldu. Bu alan o kadar ince ve karmaşık ki, her detaya, en küçük ayrıntıya dahi ciddiyetle dikkat etmek gerekmektedir.

İstiklale kavu­ştuktan sonra biz tarihî adaleti güçlendir­mek ve halkımızın hor görülen millî gururunu yükseltmek amacıyla büyük atamız Emir Timur’un sadece mübarek adı değil zengin mirası ve hatırasını, aynı zamanda tarihî simasını da diriltmeye karar verdik.

Sovyet döneminde bu meseleye karşı garezli siyaset güdüldüğünü, esassız olarak atamızın cehalet ve kötülük timsali olarak gösterildiğini bugün hepimiz biliyoruz. Çünkü mustebit sistem tarihî gerçeği açığa vurmaktan, bizim millî benliğimizi tanımamızdan yana değildi.

Bazı minyatür eserleri hesaba katmazsak Emir Timur’un resmi yapılmamıştır. Yalnız bu minya­türlerin Emir Timur’un emsalsiz kimliğini her açıdan tam ve gerçekçi olarak ifade etmediğini anlamak zor değildir. Çünkü bu resimlerin birinde Emir Timur Moğol’a, başka birinde Hintli’ye, üçüncüsünde de başka bir millet temsilcisine benzetilerek tasvir edilmiştir. Dolayısıyla, biz onun gerçek görünüşünün nasıl olduğunu bilmiyorduk. Birçoğumuz da onu Şûra döneminde antropolog heykelci M.Gerasimov’un yarattığı korkunç büstten tanıyorduk.

Maalesef, tarih ilminde de Emir Timur hak­kında birbirinin zıddı olan fikirler, karmaşık tanımlara rastlanır. Dolayısıyla, büyük ecdadı­mızın portresini eski kaynakları her açıdan inceleyerek tarihî, ilmî gerçeği esas alarak yarat­mak gerekiyordu. Araştırmalarımız sonucunda elde ettiklerimiz Emir Timur dönemine ait bazı el yazmalarında bu zat hakkında yeteri kadar bilgi olduğunu gösterdi.

Ezcümle, Emir Timur sarayında yedi sene yaşayan ünlü tarihçi İbn Arapşah hükümdarı şöyle tasvir etmiştir:

“Timur uzun boylu, dik endamlı, geniş alınlı, başı büyük, çok güçlü ve ihtişamlı, beyaz-kırmızı yüzlü, geniş omuzlu, yakışıklı, gür sakallı, sağ eliyle sağ ayağı engelli, iki gözü iki mum gibi parlayan, kalın sesli, ulu, kararlı konuşan, gerçekçi insandı. O yan bakışları ve kaş göz işaretlerini hisseden, idraklı, dikkatli, her türlü belirtiye karşı tetikte bir kişi olup, ortaya çıkacak her işi önceden görür, bilirdi”.

Siz söyleyin, büyük atamızın net ve gerçekçi portresini yaratmak isteyen ressam için bu bilgiler değerli malzeme değil mi? Biz bu işin tarih ve gelecek önündeki sorumluluğunu her açıdan derin hissederek muhtelif kaynaklarda kaydedilmiş olan gerçek tarihî delillere dayandırdık.

İşte bu arzuyla yola çıkarak ilk önce Emir Timur potresinin birkaç müsvedde örnekleri hazırlandı ve önce tarihçi âlimlere, yazarlara ve ressamlara, sonra toplum temsilcilerine sunularak genel bir neticeye varıldı.

Benim katıldığım esnadaki toplantıda işte o muhakemelerden geçen örnek üzerinde fikir alış verişinde bulunduk. Bu örnekte Emir Timur tahtında şahane elbiselerle ellerini kılıç üzerine koymuş, düşünceli olarak oturuyordu. Ben, ömrünün büyük bir kısmı askeri seferler ve savaşlarla geçen, halk ve yurt için kaygılanan insanın ellerinin, parmak­larının, vücudunun nasıl olacağı ve yüzünün, gözlerinin nasıl bir anlam ifade etmesi gerektiği hususunda kendi görüş ve tekliflerimi belirttim.

Sonra Özbekistan halk ressamı Malik Nabiyev bu fikirlere dayanarak portreyi yeniden yaptı ve tamamen başka bir sima, günümüzde bütün halkımızın tanıdığı Emir Timur’un mümtaz görüntüsü ortaya çıktı. Aynı sima sonradan ülkemizde Emir Timur için yaratılan bütün heykeller için esas oldu.

1993 yılında Taşkent şehrindeki Emir Timur parkına yapılacak heykeli ilk kez muhakeme ettiğimiz, hafızamda. Heykelcilerin sunduğu örnekte Emir Timur ellerinde mızrakla ifade ediliyordu. Ben buna itiraz ettim. Atamızın elinde mızrakla değil, at üstünde oturması daha güzel olur, dedim. Bunun sembolik anlamı da vardı. Çünkü saltanatta mızrak tutanlar çok olmuştur, fakat atın yuları Emir Timur’un elindeydi. Bu sağlam devlet sistemini elinde sağlam tutmak demektir.

Bununla beraber büyük atamızın diğer elini kaldırarak dünyadaki bütün insanlara mutluluk dilediğini ifade etmek güzel bir fikirdi. 

Ayrıca, halkımızda her iş bismillah diyerek sağ el, sağ ayakla başlar. Bu heykelde de at nedense sol ayakla adım atmaya hazırlanıyordu. Muhakemedekiler fikirlerimi desteklediler ve buna göre heykelin yeni örneği yaratıldı. 1996 yılında Emir Timur’un doğumunun 660. yıl dönümü münasebetiyle Semerkant ve Şehrisebz şehirlerinde ulu atamız için heykeller yapıldı.

İlk proje ve tekliflere göre Semerkant’taki heykel timsalinde atamızın tam kuvvete sahip olduğu delikanlılık dönemi, Şehrisebzdeki hey­kelde de onun saf çocukluk dönemini aksettiril­mek düşünülmüştü. Muhakemede Emir Timur’un simasını kronolojik olarak değil yegâne bir timsal olarak tasvir etmenin daha uygun olduğunu söyle­dim. “Emir Timur timsalini hayat dönemlerine ayırmadan onun fevkalade büyük zekâsı, cesareti ve azmini yegâne heykelde ifade etmek her açıdan doğru olur ki, herkes Emir Timur simasını nerede görürse görsün onun mert, ulu ve bilgin görün­tüsünü iyice tanısın”.

Burada söylemek gerekir ki, Semerkant şehrinde yapılan heykelin ilk örneği de şimdikinden biraz farklıydı. Eskisinde Emir Timur elinde kılıçla tasvir ediliyordu. Ben bu meseleyi konu eden son muhakemelerde buna itiraz ederek “Doğru, Emir Timur devlet yönetiminde askerî kuvvete de dayanmıştır, ancak onun 'on işten dokuzunu anlaşarak ve danışarak, diğer birini de kılıçla yaptım' şeklindeki sözlerini unutmamak gerekir”, diye kılıcı kınına konulmuş olarak tasvir etmelerini tavsiye ettim. İşte o zaman onun simasıyla “ben halkımı korumak için her zaman savaşa hazırım, fakat dünyada barış, huzur olmasını isterim”, gayesi ifade edilmiş oluyordu.

Biz munakaşa ve fikir alış verişleri sonucun­da Emir Timur’un iki elini birbirinin üstüne koymuş hâldeki şeklini de değiştirdik. Parmağındaki ünlü “Güç adalettedir” sözünü daha net göstermeye çalıştık. Bilindiği üzere, bu yüzük ve onun üzerindeki vecize Emir Timur’u dünyaya tanıtmıştır. Bu sloganda atamızın hayat inancı açıkça yan­sımıştır. Dolayısıyla yüzüğün tasvirine özellikle dikkat etmek gerekir şeklinde karara vardık.

İşbu ihtişamlı heykelleri binlerce vatandaşı­mızın, yabancıların görmesi, zevk alması, gurur­lanması, bizim kimlerin evladı olduğumuzu bu tür eserler vasıtasıyla öğreneceklerini dikkate alarak ben “Emir Timur’un yüzlerinden nur parlasın” şeklinde fikir beyan ettim.

Günümüzde başkentimizin Emir Timur Par­kı’na, Semerkant’taki Mavi Saray, Şehrisebz’deki Ak Saray’a ne zaman giderseniz gidin onun simasında gerçekten nur parladığını görebilirsiniz.

Biz, işte böyle tetkik ve tecrübelerle daha sonra Fergana şehrinde Ahmet Fergani, Ürgenç şehrinde Muhammed Musa el-Harezmi ve Celaleddin Menguberdi, Nevayî şehrinde Ali Şir Nevayî, başkentimizde Gafur Gulam, Abdullah Kahhar ve Zulfiye gibi bilginlerimizin, yazar ve şairlerimizin heykellerini, Tirmiz şehrinde Alpamış, Karşı şehrinde ise “El-yurt dayanağı” ve başka onlarca anıtsal sanat eserlerini oluşturmayı başardık.

Özellikle son yıllarda tanıyamayacak kadar değişen, yeni bir manzara arzeden yüce Taşkent şehrinin tam göbeğinde Mustakillik ve Hatıra Meydanları’nda modern anıtsal sanatımızın nadir örnekleri olan Mustakillik ve İyilik Anıtı hem de Matemsara Ana Heykelini inşa etmemiz hepimizin gurur kaynağı olmuştur. İnanıyorum ki, aradan yıllar, belki asırlar geçecek ama anlam ve görüntüleriyle birbirini tamamlayan bu iki anıt ölmez bir abide olarak halkımız maneviyatının ayrılmaz bir parçası olarak kalacaktır.

Anıtsal sanat alanında gerçekleştirdiğimiz işlerden diğeri de mübarek topraklarımızda doğup büyüyen büyük evliyalarımızın hatırası için yaptırdığımız anıt mecmualarıdır. Ezcümle, Buhara’da Abduhalık Gijduvani ve Bahauddin Nakşıbend, Semerkant’ta İmam Buhari ve İmam Maturudi, Margilan’da Burhaniddin Merginani, Taşkent’te Hazreti İmam gibi mecmuaları inşa ettik. Halkımızın hayatında derin iz bırakan, günümüzde tam anlamıyla kutsal ziyaret yerlerine dönüşen bu tür mecmualar manevi dünyamızı yükseltmemize büyük pay kattı, dersek her açıdan doğru olur.

Aynı zamanda ülkemizde anıtsal sanat alanını geliştirmek yolunda önümüzde birçok vazifelerin bulunduğunu vurgulamak lazım. Özellikle, bu alanda da modern icat mektebini yaratmak, bu amaç doğrultusunda geniş ufka sahip olan, tarihi­miz, millî tabiatımızı iyi bilen, canlandırmakta olduğu tipin bütün özelliklerini öncelikle içten ve kalben canlandırmaya kabil yüksek düzeydeki heykeltıraş ve mimarları yetiştirmemiz önemli vazife olarak karşımıza çıkmaktadır.

Büyük uygarlık ve kültür beşiği olan, eski ve hayrete düşüren tarihi kendinde bulunduran Vatanımız­daki değer biçilmez anıtlar hakkında konuşurken bu topraklarda yaşayan bütün insanlar, onları ilk önce halkımız dehasının parlak ifadesi, tabiri caizse, onun yüksek maneviyatına katılan muazzam abideler olarak kabul eder.

Özellikle,  Harezm Mamun Akademisi’nin faaliyetini ele alacak olursak; bu mubarek ilim meskeninde Doğu ve Batıdan gelen, farklı millet ve din mensupları olan âlimler faaliyette bulun­duysalar da onun temelini Ebu Nasır bin Irak, Ebu Reyhan Biruni, İbni Sina, Mahmud Hocandi, Ahmet bin Muhamed Harezmi ve Ahmet bin Hamid Naysaburi gibi bizim bölgemizde doğup büyüyen yetkin âlimlerin oluşturması hepimizin gurur kaynağıdır.

Tarihi­mizi kısaca şöyle özetleyebiliriz: En hassas ve tehlikeli dönemlerde halkımıza umut ve inanç veren, onu düşmanlara karşı mücadeleye sevke­den, atalarımızı ilmî keşiflere, askerî zaferlere ve cehalete karşı savaşmaya celbeden güç de manevi cesaret duygusu olmuştur.

Fakat bana sorarlarsa her gün, her saatte fedakâr olmak, damla damla, adım adım büyük amaçlara doğru yorulmadan devam etmek, bu fazileti günlük faaliyet şekline dönüştürmek gerçek bir kahramanlık olur, derim.

Çünkü günlük hayatta fedakârlık yapmak, psikolojik çöküntüye uğramadan bu fazileti hayat kuralı seviyesine yükseltmek açık söylemeliyim ki, herkesin yapabileceği bir iş değildir. Bunun için insanda büyük bir kalp, sağlam bir irade olması gerekir dersem yanılmış olmam.

Ben hayatım ve iş faaliyetim boyunca manevi cesaret sahibi olan, her açıdan yetkin şahsiyetlerle mülakat yaptığım ve onlarla çağdaş olduğum için onur duyarım.

İşte bu tür vatandaşlarımızdan biri arkeolog âlim, akademisyen Yahya Gulamov’dur. Dönemi­nin fedakâr âlimi olan bu kişiyi iyi tanıyo­rum. O kendi fikrine sahip bir insan; gerekti­ğinde makam sahiplerine de doğruları korkma­dan söyleyebilen büyük bir âlimdi.

Tarihçiler iyi bilir, genellikle yokuşlar altında tarihî abideler ve bütün bir şehir kalıntıları vardır. Şûra döneminde sadece evin damlarında pamuğun yetiştirilmediği bir dönemde böyle tüm yokuşları da düz bir hâle getirerek pamuk tarlasına dönüş­türmek gibi anlamsız bir siyaset zirveye çıkmıştı. Bu duruma Yahya Gulamov’un itiraz ettiğini ben iyi hatırlıyorum. Onun bu davranışı nedeniyle baskı gördüğünü de duymuştum. Ama bu insan kalbin­deki cesaret hissi sayesinde hayati ve ilmî bakış açısında sabit durduğunu aydınlarımız iyi biliyor.

Bence, adaleti her şeyden üstün sayan, tarih ve geleceğe karşı sorumluluk hisseden gerçek vatanperver insan böyle bir mertlik yapabilir.

Sadece şiirlerleriyle değil belki bütün hayatıyla Özbek kadınının manevi görüntüsünü simgeleyen ünlü şairimiz Zülfiye Hanım da böyle  fedakâr insanlardan biriydi. Onun dünya kürsülerinde okunan şiirleri Doğu kadınının aklı ve zekâsı, faziletinin parlak ifadesi olarak milyonlarca şiir hayranlarına insanlık, aşk ve sadakat dersi verdi dersek abartmış olmayız.

Yalnız zorlu hayat, kalbi kendi halkı ve Vatanı­na karşı sevgiyle dolu, dünyadan iyilik ve güzellik arayan bu kadının her zaman da yüzüne gülmüş değildir. Aslında bu dünyada ayrılık ve hicran acısı her insanın başında vardır. Fakat kaygı ve hasretleri sabırla yenerek dağ gibi sabrıyla vefa ve sadakat simgesine dönüşen Zülfiye Abla gibi kadınlar her türlü saygı ve sevgiye layıktır.

Benim bildiğim ve saydığım manevi cesaret sahiplerinden diğeri de ünlü âlim ve toplum adamı Azad Şerefiddinov’dur.

Bu mükemmel insanın adını çok kere duymuşsam da kendisiyle bağımsızlık yıllarında yakından tanışa­bildim. Onun sadece ilmî ve pedagojik faaliyetlerle yetinmeyip toplumsal manevi alanda benzersiz aktiflik göstermesi ona karşı saygımı daha da arttırdı.

Birçok vatandaşımız gibi ben de Azad Abi’nin iradesinin ne kadar sağlam olduğuna, onun yürek gücüne hayret etmişimdir.

1997 yılı yaz aylarında şeker hastalığına yakalanarak çok zor ameliyat  geçirdi. Doktorlar âlimin hayatını kurtarabilmek için bir ayağını kesmek zorunda kaldılar. Fakat bu şahıs o kadar matanetli idi ki, hayal kırıklığına uğramadı, ilmî ve icadi faaliyetlerini bir an olsun duraksatmadı.

Sonradan hastalık daha da ağırlaşarak Azad Abi ikinci ayağını da kaybetti. Bu da azmış gibi görme yetisi de zayıfladı. Hocanın hayatını korumak sağlığını sağlamlaştırmak için çok uğraştık, yurt dışından doktor da getirttik.

Böyle bir durumda da bu insan “Cihan Ede­biyatı” dergisinin muharriri olarak kendi vazife­sine ve itikadına sadakatle bağlı kalıp, mercek yardımıyla kırktan fazla roman ve hikâyeyi Özbekçeye tercüme etmesinin elbette her insanı şaşırtması doğaldır. Azad Abi bununla da yetinmeyip ülkemizdeki gazetelerde, yayınlarda, muhtelif törenlerde ve toplantılarda millî maneviyatımızın kendine özgü yönleri, büyük atalarımızın değer biçilmez mirası, bağımsızlığın manevi temellerini sağlamlaştırmak konusunda birçok yazı yazdı ve konuşmalar yaptı. Ona yakın kitap neşretti.

Hayatının büyük kısmı doktorlar gözetiminde, ağır ve yorucu tedavilerle geçen bir şahsın böyle bir yüce cesaret göstererek yaşaması belki birileri için efsane gibi gelebilir. Ama bu şahsiyetin sağlığı ve durumundan haber alan ve bu yolda yardımını esirgemeyen insanlar, bunun efsane değil, gerçek olduğunu, aramızda bütün varlığını maneviyat ve marifete adayan mert ve cesur adamın yaşadığını iyi bilirler.

Azad Şerefiddinov ülkemizin manevi yüksel­mesi yolunda yaptığı hizmetleri için “Özbekistan Kahramanı” unvanını aldığını herkes elbette iyi biliyor.

Düşünüyorum ki, kendini Özbek halkının evladı olarak kabul eden her kişi böyle fedakâr insanlarla onur duyar, yetiştirmekte oldukları çocuklarına, öğrencilerine manevi cesaret timsali olan bu insanları örnek olarak gösterir. Ve hiç kuşkusuz ömrü boyunca el yurt menfaati, Vatan istikbali için mücadele eden kahramanların evlatları olan halk da hiç bir zaman eksik olmayacaktır.

Kısacası, uzak ve yakın tarihimiz gösteriyor ki, halkımız her zaman manevi cesaret hissiyle yaşamıştır ve bu ulu duygu onun hayatında yıllar, asırlar geçtikçe daha da güçlenerek yüksel­meye devam etmektedir. Çünkü halk maneviyatı öyle büyük bir okyanustur ki, her kuşak oradan güç, gayret ve ilham alarak kendisinin ne kadar büyük işlere kadir olduklarını gösterir.

Bu manada, 31 Ağustos 1991 tarihinde elde ettiğimiz millî bağımsızlık, XX. yüzyılda halkımız tarafından gerçekleştirilen en büyük manevi cesaret örneği oldu, dersek gerçeği söylemiş oluruz.

Maneviyatın hayatımızdaki yeri ve önemi hakkındaki fikirlerimizi özetlerken, ilk önce şunu derin bir şekilde kavramalıyız ki, manevi yükselişi elde etmek bir veya beş yıllık on yıllık bir iş değildir. Halk ve millet kendi maneviyatını yıllar, asırlar boyu yükselterek zenginleştirir. Çünkü maneviyat donmuş akideler mecmuası değildir, tam tersi devamlı harekette olup, terakkiyat devam ederken onun şiddetiyle manevi hayat karşısındaki talepler de devamlı ortaya çıkacaktır.

Yani, ülkemiz terakkiyat yolunda yeni zirvelere adım atarken bizim yaşadığımız zamanın hızı şiddetle artarak karşımıza birçok yeni problemler çıkarırken, manevi hayatımız bu sınavlarla olgunlaşıp, toplumumuz ve milletimizin parlak ve sağlıklı geleceğini her türlü tehdit ve saldırıdan – dönemin değişmesiyle onların şekli de değişmesine bakmadan – korumaya kadir olur.

İşte bu fikirlerden yola çıkarak, “Biz kimiz?” sorusuna cevap vermeden önce manevi zenginliği yük­seltmeye çalışmadan, önümüzdeki güzel gayelere ve hedeflere kavuşamayız dersem kalbimin derinliklerindeki düşüncelerimi söylemiş olurum.

Günümüzde maneviyat dünyasına karşı yöneltilen tehditlere tabii ki göz yumamayız. Ama inanıyoruz ki, tarihin karışık süreçlerinde halkımızın iradesi güçlenecek, dolayısıyla çeşitli baskı ve saldırılara aldırmadan manevi dünyası güçlenip, yükselmeye devam edecektir. Bunu bizi çeke­meyen kuvvetlerin de itiraf ettiklerini sevine­rek belirtebiliriz.

Çünkü halk ulu ve şerefli bir yolda ilerle­yen bir kervan gibidir. Onu yolundan saptır­maya çalışanlar, pusuda bekleyip arkadan saldıranlar her zaman olmuştur, bundan sonra da olabilir. “Kervan tehlikesiz olmaz” sözü boşuna söylenmemiştir. Ama halk kervanını hiçbir kuvvet geri döndüremez. Çünkü halkın kalbinde nice evlatlardan miras kalan yenilmez bir güç – maneviyat vardır.

Hepimize gurur ve onur veren yönü de bizim bu yüce hareketlerimizin temelinde halisane niyetler ve büyük bir inancın olmasıdır. Belli amaçlar yolunda attığımız adımların olumlu sonuç vermesi, planlarımızın aşama aşama gerçekleşerek dünya toplumun­da layık olduğumuz yere sahip olmaya başlama­mız günümüzde halkımız ve milletimizin kalbin­deki bu inancı daha da sağlamlaştırmaktadır.

Dolayısıyla ben şanlı tarihimize sadakatle bakıp, günümüzde bağımsızlığa değer vererek geleceğine doğru büyük ümitlerle ilerleyen halkımızın zekası ve sabrı; onun iman ve itikadı; sağlam iradesi ve yüksek manevi ruhu her zaman istikrarla yaşayacak, diye inanıyorum.

Kaynak:YÜKSEK MANEVİYAT YENİLMEZ GÜÇTÜR-İslam KERİMOV- Ankara – 2009

______________________________________________

*Özetleyen:Süleyman MERDANOĞLU(merdanogluslm@gmal.com)

Özbekistan Uluslararası Altın Miras Vakfı  Ankara Bölümü Başkanı

NOT:Bu makale, www.altinmiras.com kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
3217 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Saat
Takvim
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.31315.3343
Euro6.02766.0518