Hava Durumu
Anlık
Yarın
31° 34° 16°
BUHARA- Ekrem Hayri PEKER

Buhara; Orta Asya’nın en eski kentlerden biri ve İslamiyet’in Mekke ve Kudüs’ten sonra gelen üçüncü önemli merkezi, Vambery’nin deyimiyle İslam’ın Roma’sı. Din bilimlerinin öğretildiği en büyük medreselerin yani üniversitelerin bulunduğu kent.

       Buhara’nın tarihi İskender’den öncesine uzanır. Efsanevi Efrizyab kenti Büyük İskender’i karşılar. İbn-i Sina gibi tıp alimlerinin yanı sıra İmam Buhari, El-Margilan, Bahauddin ve daha birçok aliminin yetiştiği tarihi bir kent Buhara. Yıldırım Beyazıt’ın damadı Emir Sultan’da Buharalı. Bu topraklardan gelip Anadolu’ya tasavvuf felsefesini yayar. Kazandığı saygınlık onu Yıldırım’a damat yapar, bu kalem nice şanlı beyleri geride bırakır. Araştırdıkça Bursa’ya Emir Sultan’dan başka birçok sofinin geldiğini öğrenmek doğrusu hoş oluyor. Pir Emir, Selehaddin Buhari, Ali Dede El Buhari ve daha bilmediğimiz niceleri…

        Mesafeler yola çıkmak isteyenler için hiç de uzak değilmiş diye düşünüyorum. Çoğu zaman yayan; bazen at, eşek veya deve üzerinde, yarı aç yarı tok çöller, dağlar aşılıp binlerce kilometre yol kat edilip Anadolu’ya, Mısır’a daha nice yerlere gidilebiliyormuş… İstanbul-Taşkent arasının uçakla yaklaşık 3 bin 300 kilometre olduğunu düşünürsek ne demek istediğim belki daha iyi anlaşılır. Mevlana’nın da tarihi Özbek topraklarında yer alan (bugün Afganistan’da yer alan) Belh şehrinden geldiğini de hatırlayalım.

        İlk gittiğimde Mart sonuydu ve mevsim kıştı. İlk defa YAK modeli uçağa bindim. Arka kapaktaki birkaç basamaklı merdivenle uçağa biniyorsunuz. Yaklaşık otuz-kırk yolcu alan küçük bir uçak. Yaklaşık bir sat yirmi dakika sürdü bu yolculuk. Daha sonra bindiğim RJ tipi uçakla yaptığım yolculuk bana Yakı arattı. Apronda deve kesen yetkiliye hak verdim. Yak modeli uçakla yaptığım yolculukta plastik bardaklar içinde su, gazlı su ve gazoz ikram edilmişti. Uçaktan inerken hostesimize Rusça şunları söyledim “Siz bu coğrafyada gördüğüm en güzel varlıksınız.”

       Hava çok soğuk değildi ama gün erken bitiyordu. Dönüş trenimiz 18.30’da kalkıyordu. Programımız yoğundu, doyasıya doya doya gezememiştim kenti.

Sadece eski kenti ve şehir dışındaki Nakşibendi Külliyesi’ni acele acele gezmiş, kenti şimdi tanışmış olduk, sonra gezmeye gelirim dedim kendi kendime. Mayıs sonunda iki günlüğüne tekrar kente geldim. Hava çok sıcaktı. Bol bol fotoğraf çekecektim. Yolculuğu alçaktan uçarak yaptım ama fotoğraf çekecek bir manzara yoktu. Sadece çölü ve bozkırları gördüm. Binlerce kilometrekarelik çıplak araziyi içinden geçen nehrin oluşturmakta olduğu Haydar Gölü’ne bakarak yolculuğumu bu defa 40 dakikada tamamladık. Nehir kenarlarındaki doğal yeşilliği yok etmişler yaşayanlar. Bunu yapan insanoğlunu kutladım. Globalizm, global dünya çığırtkanlarına selam gönderdim. Tüketim çılgınlığıyla canlı yaşamı yok ediyoruz.

           Önce Karakul şehrine gittim. Karakul 100-200 bin nüfuslu, Buhara’ya 80 kilometre uzaklıkta bir kent. Kentin girişi Anadolu kasabalarını andırıyordu. Yapılarda kerpiç kullanılmıştı.

           Karakul’dan Buhara’ya gelirken Buhara’nın toprak surlarından kalanları gördüm, hemen birkaç fotoğraf çektim. Sonra Eskişehir’in öbür ucuna Lebi Havuz’a geldim. Havuzun hemen kenarında eşeğine ters binmiş Nasrettin Hoca’yı gördüm ve şaşırdım. Biraz araştırınca “Nasrettin Hoca” kültürünün burada da yaygın olduğunu öğrendim. Bazı yörelerde de “KÖRÖĞLU” söylenceleri burada da var.

       Buhara’da sayısız medrese, kervansaray, mescit ve bir-iki de hamam var. Eski kentteki tarihi dükkanlar da; Buhara şalları, kilimler, şapkalar, kalpaklar satılıyor. Önce Leb-i Havuz’un etrafındaki tarihi yapıları gezip bol bol fotoğraf çektim. Dostlarıma hediye etmek için Kazakların giydiği şapkalardan iki tane aldım. Sonra Lebi Havuz’un etrafındaki kafelerin birine oturup kendime yeşil çay ısmarladım. Mahalli bir şarkıcı kulağa hoş gelen bir Harezm Türküsü söylüyordu “Şu benim garip gönlüm…” .Güzel türküyü dinlerken çayımı yudumlayıp Nasrettin Hoca heykeline el salladım.

       Sonra Eskişehir’in öbür ucuna Ark Saraya gittim. Buhara hanlarının yazlık ikametgâhına… Toprak duvarlı büyük bir şato, bir tür iç kale. Gezilmesine müsaade edilen bölümlerini, oluşturulan küçük müzeyi gezdim. Müzede 1920’lerde Kızıl Buhara Cumhuriyeti’ni ilan edip sarayı ve yakınındaki kalan camiyi ateşe tutan Kızıl Ordu’nun yaptığı tahribatın izlerini gösteren fotoğraflar vardı.

        Biraz araştırınca Buhara’da 47 cami, 39 medrese, 14 kervansaray ve 8 müze olduğunu öğrendim. Buhara’da ki Mir-i Arap Medresesi 1536 da yapılmış Sovyet döneminde bile kapanmamış. O günden bu yana faaliyetini sürdürmüş, neredeyse 500 yıllık bir okul. Sonra Meşhur Kalan Cami’sinin ve medresesinin bulunduğu sokağa gittim. Yoldaki hediyelik eşya satan dükkânlardan aldığım Türkmen şapkasıyla bir fotoğraf çektirdim. Şapkayı almayı sonraya başka zamana bıraktım. Her taşına ayrı motif işlenmiş Kalan minaresini, camiyi, medreseyi bol bol fotoğrafladım.

        Akşam yemeğinden sonra otelin çevresini biraz gezdim. Otele yakın küçük bir lunapark vardı. Lunaparkta Ufak ufak barakalar sıralanmıştı. Birinde tüfekle atış yaptım, kutulara top attım. Sonra bizim pamuk helvacıya rastladım. Teknoloji ilerlemiş, ateşi pedallı körükle yakmıyorlar, onun yerini doğalgaz almış. Atlıkarınca’ya bindim, hoştu doğrusu. Küçük bir nostalji rüzgarı geldi geçti; çocukluğumun panayırlarını anımsadım.

        Ertesi gün önce Samanilerin Kurucusu Ahmet El Samani türbesinin olduğu parka gittim. Burada normal parklara bağ, içinde lunapark varsa ona park diyorlar. Lunaparktaki büyük dönme dolabın adı Karusel. Samani türbesini gezdim. O bölgede Arap istilasından sonra kurulan ilk Türk devletinin kurucusu olan Ahmet Samani tuğladan yapılmış sade ama zarif türbesinde yatıyordu. Uzaktan eski Buhara’nın surları ve tarihi kapılarından ikisi gözüküyordu. Tarihi kentin on iki kapısı varmış. On iki rakamı Türkler için çok önemli, on iki hayvanlı takvim örneğinde olduğu gibi. Belki de Şiilerdeki on iki imam inancı yakın tarihsel ilişkilerde bulundukları Türklerden geçmiş olabilir. Parkta büyük bir gölet vardı. İçinde tahta kayıklar ve plastik pedallı kayıklar yüzüyordu. Göletin içinde çocuklar yüzüp eğleniyordu. Çocuklar her yerde aynı, yazın şehir içindeki kimisi süs için yapılmış ufacık havuzlara giren çocuklarımızı anımsadım. Dönme dolaba binip yine bol bol fotoğraf çektim. Eskişehir’in giriş kapısını, surları, bana ilginç gelen yerleri. Görebildiğim ne varsa. Sonra Nakşibendi Dergahına doğru ilerledik. Bu defa dergâhı iyice gezdim. Daha önce gitmediğim köşeleri ve müzesini ziyaret ettim. Şaşırmayın müze dedim. Dergâh zaten müze değil mi? diyeceksiniz, doğru dergâh müze ama içinde özel bir müze yer alıyor.Dergâhtaki Büyük Cami Cuma günleri ibadete açık. Büyük Caminin hemen yanında Buhara hanlarının, ailelerinin, devlet ileri gelenlerinin bulunduğu bir mezarlık vardı.  Ziyaretçiler gelip dua ediyorlar.

      Gelelim müzeye. 1200 1500 yılları arasında yaşamış 12 şeyh için yapılmış kısaca onların yaşamlarını anlatan ve bazı eski eserlerin bulunduğu küçük bir müze oluşturulmuş. İlginç olan müzedeki Türk liderlere ait fotoğraflar. Burayı eski cumhurbaşkanlarından Turgut Özal, Süleyman Demirel ve eski meclis başkanlarından Hikmet Çetin ziyaret etmiş. Büyük Cami Türkiye’nin yardımıyla restore edilmiş müzedeki resimler de bir teşekkür nişanesi olarak asılmış.

Dergahtan Vaksal’a gidiyorum. Vaksal, yani tren garı şehrin bir hayli dışında, eski Buhara’ya epey uzakta. Bölgeyi kontrol altında tutan Ruslar 1880’de bölgeye demiryolunu getirmişler ve garı şehrin kilometrelerce uzağına Rus askeri misyon binasının hemen yanına kurmuşlar. Bir nevi incelik, kontrolü uzaktan yapmak istemişler.

       Kızgın güneş altında beklemiş vagonumuza bindim. Trenle dönmeyi istememin amacı yüzlerce kilometre uzanan bozkırı görmekti. Dağlar ancak saatler sonra bize yaklaştı. Büyük küçük yerleşim noktalarında durduğumuzda başta nan/bizdeki pide saat satıcılar trene hücum ediyorlardı. Tren yolu kenarında çoğu kapanmış fabrikalar sıralanmıştı. Tren yoluna paralel servis yolundan faydalanan çiftçiler tren yolu kenarındaki arazileri ekmişler. Ama sadece 40-50 metrelik bir şerit. Tren yolu kenarındaki otlarla hayvanlarını besleyen çocuklara el salladım. Öyle bir şey gördüm ve o kadar şaşırdım ki anlatamam. Su kanalının bir yanı yemyeşildi ama diğer yanını bozdu, hiç el sürülmemiş. Köylerin, kasabaların etrafları sulama kanalları sayesinde yemyeşildi. İnsanoğlunun neleri yapabileceğinin güzel bir örneğini gördüm. Bir su kanalının bir tarafı yemyeşil cennet gibi, diğer tarafında ise çıplak bozkır uzanıyordu. Sulama ile pazara pahalı ürün üretmek,para kazanmak çok iyi ama ya arkasından gelen hızlı çölleşme…

       Yaklaşık 13 saat süren yolculuğumuz sabah Taşkent tren garında sona erdi. Güzel bir yolculuğu geride bırakmıştık.

___________________________________________________________________

*Ekrem Hayri PEKER(ekrempeker@gmail.com)

NOT: www.altinmiras.com kaynak gösterilerek alıntı yapılabilir.

                                                                                                                                                                                      

  
1802 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Saat
Takvim
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.67455.6973
Euro6.27036.2955