Hava Durumu
Anlık
Yarın
31° 34° 16°
KADINA KARŞI ŞİDDET VE CİNAYETLER-Sevilay UZTUTAN*

 Sınıf ve cinsiyet ayrımında, kadın hak ve özgürlükleri, kısıtlamalar ve kadına karşı şiddet; kadının toplumdaki yerini belirlemede birincil derecede etken rol oynamaktadır. Kadını 2. sınıf insan konumuna iten bütün bu tanımları, “Kadın sorunsalı” eşlemesiyle adlandırmak mümkündür. Türk ve dünya tarihinde kadın, geçmişten günümüze her millet ve uygarlıkta benzer sorunlar yaşamıştır.                                                                                                                        Kadına verilen değer ve önem tarih boyunca hep farklılık göstermiştir.

Her ne kadar bu farklılık, coğrafyaya, kültüre, sosyal ve siyasal açılımlara hatta sanayinin gelişimine göre değişse de kadının gerçek sorunu asla değişmedi, çözümlenemedi.

Kadın sahip olduğu cinsiyetiyle birlikte, hiçbir zaman toplumda hak ettiği değeri bulamadı. Ya cinsiyetinden ayrı bir kalıba sokulup mekanikleştirildi. Ya da tamamen dişiliği ön plana itildi. Kullanıldı.

Kadının yaşadığı sorunlar tüm zamanlar için de aynı kalmış ve kadın sorunsalı evrensel boyuttaki seyrini her daim korumuştur.

TÜRK VE DÜNYA TARİHİNDEKİ FARKLI UYGARLIK VE MİLLETLERDE, SINIF VE CİNSEL AYRIMINDA KADININ HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ BATI ÜLKELERİNDE KADININ HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ

Büyük toplumsal devrimler Kadın mayası olmadan gerçekleşmez.

Kari Marx

Kapitalizmim benimsenmeye başlaması ve iş gücünün sermayeye dönüşmesi ile işveren, girişimci ve çalışanlar arasında meydana gelen eşitsizlik ve hak arayışından kadında kendi payına düşeni almıştır

17 yüzyıl İngiltere’sinde ve 18. yüzyılda Fransa’da kadın hak ve özgürlüğü “Burjuva Feminizm”i ile sesini duyurmaya başladı.

“Buıjuva Feminizm”i toplumun diğer kesimlerine mensup kadınlara göre konumlan gereği daha rahat hareket etmekte ve daha iyileştirilmiş bir yaşam sürmekteydi. Bundan dolayı gerçek anlamda feminizm oluşumuna katkı sağlayan kesim, işçi sınıfındaki kadınlardan oluşuyordu. Bu sınıfına dahil kadınlar, kölelikten gelme ya da lümpen proletarya1 sınıfına mensup kadınlardı.

Kapitalizmin yaygınlaşması ve iş gücünün sermayeye çevrilmesiyle kadının dış dünyadaki serüveni de başlamış oldu.

Feminizm ilk olarak 17 yüzyıl sonlarında sosyal filozof Charles Fourier’ ın çalışmalarında yer almış, daha sonraları ise başta Marie Le Jars de Gourney, Hedwig Dohm ve Mary Wollstonecraft’ın yayınlarında ortaya çıkmıştır.

1-) Lümpen: Marksçılık akımına göre toplumsal sınıf bilinci olmayan Proletarya : ı-)Alt sosyal sınıf.

2-) Yalnızca emeğini satarak yaşamını sürdürebilen sanayi toplumu sınıfıdır. Marksizm’e göre proletarya üretim araçlarına sahip olmayan sınıfın adıdır.

19. yüzyıl başlarına gelindiğinde kadının hak ve özgürlüğünü kısıtlayan yasalar çıkarılmaya başlandı. Kürtaja karşı ilk yasa 1803 de çıktı. Gebeliğin ilk 14 haftası içinde çocuk aldırmanın cezası ömür boyu hapisti. 1832 yılında kadının seçimlerde oy kullanmasını tamamen yasaklayan ilk yasa çıkarıldı. 1877 yılında ise ‘Kadının yerinin evi olduğunu, erkeğin görevinin ise kadınını korumak ve evin geçimini sağlamak.’ geleneği sendikalar kongresinde savunuldu.

19 yüzyılın sonlarına kadar Avrupa ülkelerinin çoğunluğunda “Kadının yeri evidir” anlayışı Tüm feminizm hareketlerine rağmen devamlılığı sürdürmüştür. Özellikle İngiltere ve Fransa’ da kadın; çocukları üzerinde hiçbir hak iddia edemezdi. Ailede çocuk babaya aitti. Kadınlar evlendikleri güne kadar önce babanın, evlendikten sonra ise kocanın malı sayılırdı. Kocaları hiç bir yasal dayanağı ve hukuki bağlayıcılığı olmaksızın kadınlarını dövebilir, cinsel istismarda bulunabilirlerdi. İsteyen erkek karısının çalışmasına izin verirdi. Burjuva sınıfı kadını hariç bütün kadınlar, kocalan istediği takdirde işçi statüsü ile sanayi toplumunda yerini alırdı. Fakat bu çalışma hayatı kadının evindeki konumunu değiştirmiyordu. Hem işçi sınıfına mensup sanayinin en alt kademesinde çalışmak hem de evdeki ağır baskılayıcı feodal yapı kısa sürede kadına ağır gelmeye başladı. Böylelikle eşit hak arayışı ve ezilen cins olmaktan kaynaklanan arayışıyla feminizm akımları ciddi anlamda öncülüğünü başlatmıştı.

19 yüzyıl sonlarında Feminizm tüm dünyaya dalga dalga yayılmaya başladı. Amerika ve Avustralya’nın yanı sıra birçok Avrupa ülkesinde Feminizm, kadın hareketleri olarak kitlesel bir biçimde boy göstermekteydi. Çalışan kadının erkekle eşit ücret alması ve cinsiyet ayrımı yapılmaksızın her işte çalışabilmesi, üniversitelerde eğitim görme hakkı (erkeğe oranla çok az sayıda kadın üniversite öğrenimi görüyordu.) feminizm hareketlerinin başlıca sebepleriydi.

Kadın hak ve özgürlüklerinin feminizm ile yayılması ve kabul görmesinde en büyük etmenlerden birisi de hiç kuşkusuz Proleter kadın hareketleri olmuştur.

Sanayinin gelişmesiyle Proleter kadın, Yaşam standartlarının iyileştirilmesine yönelik bir dizi etkinlik ve aktivitelerle sesini duyurmaya başladı. Sağlık sigortası, işsizlik, eşit ücret hakkının yanı sıra kadının hem evinde hem de iş sektöründe çalışmasının verdiği zorluk ile çalışma saatlerinin kısaltılması konularında bir dizi organizasyonlar düzenledi. Alexandra Kollentai, ve Clara Zetkin’in bu alanda yaptıkları etnolojik çalışmalar Proleter kadın hareketlerinin öncülüğünü oluşturur.

Friedrich Engels ve Vladimir İlyiç Lenin; Kapitalizme karşı tüm işçi sınıfının örgütlenmesi, ezilmişliğin ve insanın insanı sömürmesine son verip eşit hak ve özgürlüğünü kazanmasının sosyalist bir toplumun oluşmasıyla elde edileceğini savunmuş ve bu yönde kitleleri peşinden koşturan çalışmalar ortaya koymuşlardır.

Sosyalist bir toplumun oluşumu tüm işçi sınıfını kapsamaktadır. Kari Marx ve Friedrich Engels bu sınıf içinde kadının yerini her zaman önemsemiş ve çalışmalarının içinde kadına yer vermiştir.

Marx ve Engels, Sanayi toplumunda Proteryanın sadece cinsiyet ve yaş guruplarına değil, emeği üreten diğer araçlarında varlığına borçlu olduğunu savundular. Bu görüş kitlelere; proterya sınıfının sadece erkeklerden oluşmadığını kadının ve kadın emeğinin de bu sınıf içinde var olduğunu benimsetti.

Şubat-1845 de yayınlanan “Kutsal Aile ya da Eleştirel Eleştirinin Eleştirisi” adlı ilk ortak yapıtlarında; Kadının kendini özgürleştirebileceğini savunmuşlardır. Friedrich Engels, 1884 de yayınlanan “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” isimli kitabında ise; kadının özgürleşmesinin ve kadın hakları eşitliğinin sağlanabilmesi için özel mülkiyetin, çalışma alanları içinden kaldırılması gerektiğini savunmuştur.

Engels’in bu görüşü özellikle Endüstri toplumuna geçiş sürecinde, Özel mülkiyetteki iş istihdamını sanayi kuruluşlarına çekmiştir. Bu da daha fazla proletarya kadının erkekle birlikte Sanayi sektöründe çalışmasına olanak sağlamıştır. Aile dışında çalışma endüstri toplumuna geçiş sürecinde iş istihdamının yanı sıra geniş aile yapısının parçalanarak çekirdek aileye dönüşmesine sebep olmuştur. Başta Uluslararası İşçi Birliği olmak üzere birçok toplum örgütünün çalışmalarında önderlik etmiş ve kadının demokratik haklarını belirlemede etken olmuştur.

Kari Marx ve Friedrich Engels, proletarya kadınının genel anlamdaki haklarını savunmasının yanında, Kadının, toplumdan ayrı değil, toplumun bir parçası olarak önem taşıdığını belirtirken, Vladimir İlyiç Lenin; kadını modem sosyalistmin temel yapıtları arasında göstermiştir.

Engels’in, Uluslararası bir kadın hareketinin olmasını savunurken; Lenin, komünist rejimin oluşması ve sosyalist proletarya kadın hareketlerinde kadınların, cinsel sorunları ve evlilik sorunlarıyla ilgilenmesini yadırgayıp, önemsemeyen bir tutum sergiliyordu. Ona göre bu kadının istismarıydı. Ve, öne çıkartılmaması gerekiyordu. Kadını, savaşçı, hakkını arayan, özgürlük hakkını savunmasını bilen, sesini duyuran ya da duyurmaya çalışan erkekten ayrı fakat erkeğin yanında bir cins olarak görüyordu. Yayınlanan kitap ve bildirilerde, konferanslarında, hatta gerçekleştiremediği konferans metinlerinde dahi her zaman savunduğu kadın profili bu şekildeydi. Bu görüş, beraber çalıştığı birlikçileri tarafından ve çalışmalarını önder olarak benimseyen sivil toplum kuruluşlarınca da kısa süre de benimsendi.

Görüşlerinin bu denli benimsenmesindeki ana etmen hiç kuşkusuz o yıllarda dünyaya hakim olan sanayi toplumuna geçiş sürecinde yaşanan iş gücünün adaletsiz kullanımı ve insanın insanı sömürme geleneğiydi. Öyle ki; 1911’ de bile Britanya’da çalışan kadınların çoğu ev işlerinde ya da başka kişisel hizmetlerde çalıştırılıyorlardı. İyi ücret alan kadınların %33 ünden fazlası hizmetçilik yapıyor, %6 sı evde biçki-dikiş işlerinde, %20 kadarı da tekstil endüstrisinde çalışıyordu. Fransa’da da kadınların istihdam tablosu buna yakındı.2

I.Dünya savaşı sonlarına doğru, sosyalist devriminin sonucu olarak Almanya ve Sovyetler Birliği’nde, kadına seçme hakkı verilmiştir. Aynı yıllarda feminizm hareketlerinin sonucunda Amerika ve İngiltere’de kadın bu hakka sahip olmuştur. Fransa ve İtalya gibi Avrupa ülkelerinde ise kadına seçme hakkı II. Dünya savaşının sonlarında verilmiştir.

Geçen zaman içinde kadının, hak ve özgürlükleri bakımından kısıtlanması feminizm akımları sayesinde iyileşmeler gösterse de Kadına karşı her türlü ayrımcılığın tasfiye edilmesine dair ilk sözleşme 18 Aralık 1979 yılında Birleşmiş Milletler genel kurulu tarafından kabul edilip yasal olarak yürürlüğe girdi.

Tarih içinde Türk kadınının hak ve özgürlükleri Türk uygarlık ve medeniyetlerinde gelenek ve göreneklerine olan bağlılık ve dinin etkisiyle kendi çizgisini belirlemiştir. Kadın sosyal ve siyasi alan içinde kimi medeniyetlerde içe dönük ve soyut bir yörünge çizerken bazı medeniyetler de dışa dönük ve somut bir yapı göstermiştir.

Kadının sahip olduğu konumunu İslamiyet’ten önce ki dönemlerden, günümüz Türk kadınına kadar tarihsel süreç içerisinde ve kronolojik sıra ile ele almak gerekmektedir. Bu gereklilik; Kadının, içinde bulunduğu dönemdeki yaşam tarzının (hak ve özgürlüğü, toplumdaki yeri ve önemi bakımından) geçmiş dönemlerden nasıl etkilendiğini ve bu etkinin adlandırılmasındaki temel dayanaklar bakımından önemlidir.

İSLAMİYET ÖNCESİNDE TÜRK KADINININ YERİ VE ÖNEMİ

Göktürkler ve Uygur’lar tarafından yazılmış Türkçe vesikalarda ve Orhun kitabelerinde kadına ayrı bir yer verilmiştir. İslamiyet öncesi Orta Asya3’da VII. Yüzyılda ve VII-IX. Yüzyıllarında yaşamış olan Gök-Türkler ve Uygur Devletlerinde kadın hak ve eşitliği konusunda kitabeler daha çok devlet yönetimindeki kadının yeri ve önemine dikkat etmiştir.

Kimi zaman göçebe kimi zamansa yerleşik düzende yaşamlarını sürdüren Gök-Türk ve Uygurların dinleri totemizm ve şaman’dı. Her iki dinde de kadın kutsal bir varlıktır. Çok tanrılı

2 Anthony Giddens - Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım - S/l 18

3 Kazakistan, Özbekistan, Kırgızistan, Türkmenistan, Tacikistan, Afganistan, Kuzey İran’ın bulunduğu bölgedir. En eski Türklerin yaşadığı bu bölge aynı zaman da Türklerin Özyurdu (Anayurt) sayılmaktadır.

olan bu dinlerde; barış, doğum vb. iyilik içeren ve güzel olan her konu ‘tanrıça’, savaş, düşman, ölüm gibi kötü konular ise ‘tanrı’ ile adlandırılırdı.

Döneme ait ele geçen Türkçe vesikalarda, Hakan devleti Hatun’la birlikte yönetirdi. Hakanlar yalnız başına bir elçiyi huzurlarına kabul edemezlerdi. Resmi ziyaretçiler ancak Hakan sağda, Hatun ise solda otururken huzura çıkardı. Ayinlere, ibadetlere, kurultaylara, savaş öncesi ve barış kutlamalarına birlikte katılır, yan yana otururlardı. Ziya Gökalp “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinde Türk kadınının İslamiyet’ten önce ki durumu hakkında açıklama yaparken “Kamunun veliliği, Hakan ve Hatun ’un her ikisinde ortak olarak ortaya çıktığı için, bir genelge yazıldığı zanıan; “Hakan Buyuruyor ki” değimiyle başlarsa o genelge uygulanmazdı. Bu genelgeye boyun eğilmesi için kesinlikle, “Hakan ve Hatun buyuruyor ki” sözüyle başlaması gerekirdi”4 ifadesine yer vermiştir. Gökalp’ın açıklamasından da anlaşılacağı üzere devletin yönetiminde sadece Hakan’ın emir ve buyrukları tek başına bir şey ifade etmiyor ve geçerli sayılmıyordu. Hatun, gerek yasaların çıkartılıp uygulanmasında gerekse devlet yönetiminin diğer kademelerinde etkin bir şekilde rol alıyordu.

Uygur ve Gök-Türk devletlerinde kadının ön planda olması sadece Hatunlara has bir özellik değildi. Geleneğin ve şaman dininin kuralları tüm kadınların saygınlığını korumaktaydı. Bayram ve şölenlerde kadınlar şiir okur, meydanlarda düzenlenen yarışmalarda erkekle birlikte yarışırdı. Göçebe düzeninin getirisi olan çadır hayatında evlenen her çift için yeni bir çadır kurulurdu. Yeni evlenen çiftler için kurulan bu çadıra “Ak Çadır”5 adı verilirdi. Bundan da o dönemlerde çekirdek aile tipinin yaygın olduğunu anlıyoruz. Kadınların kahraman ve savaşçı kişilikleri her zaman ön plandaydı.

‘Orta Asya Türklerinde kadın evleneceği erkeği “kılıç dövüşü” yaptığı erkekler arasından seçiyor ve bu seçimini yendiği erkek üzerinden değil, kendisinden güçlü olanını tercih ederek kullanıyor.’6 Afet İnan’ın ‘Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri’ isimli eserinde geçen bu bilgiden kadının kılıç kuşandığı, silah talimi yaptığını anlıyoruz. Ayrıca, evliliklerde kadın üzerinde baskı kurulmuyor, tam tersi kadının, hür iradesiyle eşini seçme hakkına sahip olduğunu görüyoruz.

SELÇUKLU DÖNEMİNDE KADIN:

Orta Asya’da başlayan Selçuklu akınları Ön Asya’ya (Irak-Suriye-Anadolu) ilerlemiş 1071 yılında Malazgirt savaşıyla Anadolu topraklarına girip İznik’e merkezlerini kurmuşlardı.

Orta Asya'da kadına verilen değer ve önem Selçuklu geleneğinin de temelini oluşturuyordu.

İlimden sanatın birçok dalına kadar Selçuklu devri yaptırılan sayısız hanlar, kervan saraylar, hamamlar, medreselerle dönemin en yüksek medeniyeti olduğunu da tescillemiş oluyordu. Böyle büyük bir medeniyetin içinde kadına verilen değer ve önemde anlamını asla yitirmemiştir. Özellikle Orta Asya’dan gelen gelenek ve göreneklerin etkisiyle kadın devlet yönetiminde de söz sahibiydi.

Selçuklu devrinde kadına verilen önem mimariye de yansımıştı. Hastanelerden medreselere kadar birçok yapıya kadınların adları verilmiştir. Kadının ismi tek başına kullanılırken, bazılarının isimleri ise kocalarıyla birlikte yapıtlarda yer almıştır. O devre ait kitabelerde bu yapıtları yaptıranlarında çoğunlunun kadınlar olduğu yazmaktadır. İran da kirman şehrinde KUTLUĞ Türkan Hastanesi, (1271-1281). Kayseri’de Gevher Nesibe Şifaiyesi Hastanesi

H.602 (M. 1228), Kütahya’da Gülümsen Hatun Yoncalı Ilıca Hastanesi 631 (M. 1233)7, Türk kadınının adını almıştır. Musul’da Erbil Atabey Gök Börü’nün (1156-1232) yaptırdığı sıhhi kuruluşlar arasında dul kadınları için bir bina da vardır.8 Bu ve benzeri binaların varlığından da bakıma ve yardıma ihtiyacı olan kadınları korumak amacıyla sahip çıkıldığını anlıyoruz.

4         Ziya GÖKALP -Türkçülüğün Esasları- Toker Yayınlan-1989

5         Diğer beyaz çadırlar tozun ve hava şartlarının etkisiyle renk değiştirirdi. Yeni olmanın ve temiz bir başlangıcı simgelediğinden dolayı yeni evli çiftin evine “AKÇADIR” ismi verilirdi.

6         Afet İNAN Tarih Boyunca Türk Kadımmn Hak ve Görevleri - Milli Eğitim Basımevi -İstanbul 1975 - S/27

7         Afet İNAN Tarih Boyunca Türk Kadımmn Hak ve Görevleri - Milli Eğitim Basımevi -İstanbul 1975 - S/41

8         Afet İNAN Tarih Boyunca Türk Kadımmn Hak ve Görevleri - Milli Eğitim Basımevi -İstanbul 1975 - S/38

Orta Asya’dan Anadolu’ya geçişte İran topraklarında hükmünü süren Selçuklular’da buradan gelen geleneklerin etkisiyle saraylara cariyelerin alındığı gözlenmiştir. Fakat bu cariyeler sadece saray kadınının (hatunların) hizmetini görürdü.

OSMANLILAR DÖNEMİNDE KADIN:

Osmanlılar döneminde kadının sosyal yaşantısında gerileme olmuştur. Bu dönemin kadınını “saraylı” ve “Kırsalda yaşayan kadın” olarak ele almak gerekir. Çünkü aynı devlet için de birbirinden çok farklı iki Türk kadını portresi ile karşı karşıyayız. Türk kadınındaki bu iki farklı yapı daha önce Batılı Kadının hak ve özgürlüğüne değinirken karşılaştığımız buıjuva kadını ve proletarya kadını gibi uç noktalara takılan benzerlikler içermektedir. Birbirinden farklı bu iki kadın tipolojisi günümüzdeki kadın sorunsalına gelinceye dek her daim karşımıza çıkacaktır.

Selçukluların son dönemlerinde gözlenen Arap geleneğinin etkisiyle gelen cariyelik ve devlet idaresinin İstanbul’a taşınmasıyla Bizanslılardan gelen esirlik geleneği ile saraylar haremlik ve selamlık olmak üzere ikiye ayrılmıştır. Bu durum daha sonraları büyük kentlerdeki üst sınıf ailelerde de uygulanmaya başlanarak bir Osmanlı geleneği halini almıştır.

Saraylı kadını ve Osmanlı Burjuvası diye adlandırabileceğimiz üst sınıfa mensup kadınlar tamamen tüketici bir rol üstlenmiş, çocuk doğuran, ev işleri yapan ya da yaptırtan, nakış işleyen, müzik aleti çalan ve kocasına hizmette bulunan potansiyel bir 2. cins olmuştur. Sosyal yaşamı tamamen ev içi ile sınırlıdır. Kadın tek başına dışarı çıkamaz, ev içinde ise kocası ve yakın akrabalarının dışında başka bir erkeğin yanında bulunamazdı. Kılık kıyafetleri ev için de gösterişli fakat vücudu tamamen örten işlemeli, taşlı kıyafetler, dışarıda ise peçe ve kopuklan örtecek derece de uzun ferace denilen koyu renk çarşaftan oluşmaktaydı. Saraylı kadının tüketici olan bu sınırlandırılmış yaşantısına karşılık, Anadolu kadını diye adlandıracağımız kırsalda yaşayan kadın ise tarlada, bağ, bahçe islerinde çalışır evinin geçimine katkıda bulunurdu. Kılık ve kıyafeti kapalı fakat Anadolu’nun geleneksel motiflerini taşıyan daha rahat kıyafetlerdi.

Şeriatla yönetilen Osmanlı devletinde İmam nikâhı ve çok eşlilik (poligami) geçerliydi. Kadın evleneceği erkeği göremez, fikri sorulmazdı. Boşanmalarda erkeğin “boş ol” ya da “boşadım” demesi yeterli idi. Kadının boşanma hakkı yoktu. Bir erkeğe karşı 2 kadının şahitliği gerekliydi. Diğer mülk edinme, miras gibi hukuki konularda da erkek üstünlüğü egemendi.

Tanzimat Fermanının çıkmasından sonra Avrupa ülkelerinin etkisiyle Osmanlı devletinde çağdaşlaşma adına bir dizi reform hareketleri de başlamış oldu. Tanzimat’ın getirisi olan bu hareketlenmeden Türk kadını da kendine düşen payı almaya başlamıştı. Kadın artık dışarı çıkabiliyordu. O yıllarda toplu taşıma aracı olan tramvaylar bir perde ile haremlik - selamlık olarak ayrılmıştı.

Tanzimat döneminde daha çok düşünce alanında gelişmeler yaşanmış, bunu eğitim alanındaki gelişmeler takip etmiştir. Kadınlann eğitim özgürlüğü o yıllarda mevcut geleneğin caydırıcılığı ve yasaların kısıtlayıcı etkisi ile fazla bir ivme kazanamasa da devamlılığını sürdürebilmişti.

Çok sayıda eğitim kurumu bu dönem de açılmaya başlamış ve kız çocuklarının da öğrenim görmesi kararı alınmıştır. Fakat kız çocuklan bu dönemde sadece mahalle mekteplerine gidebiliyordu. Buralarda yapılan eğitimde o yıllarda dini eğitimden daha ilerisine gidememişti. Kız öğrencilere yönelik ilk, orta ve sanayi okullarının 1869’dan önce açılmasına hükümetçe karar verilmiş, fakat pek rağbet görmemiştir. Çünkü 11-13 yaşlarındaki kız çocuklarının erkeklerden saklanma çağı gelmiş olup çevre baskısı ve tutumu göz önünde bulundurularak kız çocuklan okula yollanmamıştır. Afet İnan, “Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri” adlı kitabında kadınların eğitimiyle ilgili o yıllardaki en çağdaş atılımı şu şekilde özetliyor: “1870 yılında İstanbul da ilk kız öğretmen lisesi açılmıştır. Kızlara yönelik bu okulun öğretmenlerinin de kadın öğretmen olması karar bağlanmış ise de o dönem de statüye uygun kadın öğretmen bulunmadığından “Kadınlardan öğretmen yetiştirinceye kadar yaşlı ve edepli olmak şartıyla erkeklerden öğretmen tayininin caiz olduğu” kararı yönetmeliklere bir madde olarak eklenmiştir.”9

9         Afet İNAN Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri - Milli Eğitim Basımevi -İstanbul 1975 - S/86

Avrupa’dan gelen reformlara ve Türk aydınının tüm çabalarına rağmen kadına karşı oluşturulan ağır baskılayıcı tutum bir türlü kınlamıyordu. Ülkenin şeriatla yönetiliyor olması her yenilik ve hareketin karşısına engel olarak çıkıyordu.

I.Dünya savaşının ardından başlayan Kurtuluş mücadelesi ile Türk kadını kendini bir anda milli mücadelenin içinde bulmuştu. Atatürk İlke ve İnkılâplannın ilk yansımaları bu döneme dayanmaktadır.

Kurtuluş Savaşı’nda Türk kadını artık evlerinden çıkmış, mili görev olarak benimsediği Kuva-i Milliye hareketine cephede ve cephe gerisinde katkıda bulunmuştur. Askere erzak, cepheye mermi taşıyan Anadolu kadınını bu dönemde kimi zaman da memur ve hemşire olarak da görebiliyoruz.

Birçok ilde kurulan Kadın Müdafaa Cemiyetleri cephe gerisinde aktif olarak kurtuluş mücadelesine katkıda bulunmuştur. Aydın Türk Kadını kurdukları bu farklı demek ve cemiyetler adına ya da şahsi olarak şehirlerde düzenledikleri mitinglerle ön plana çıkmıştır. Meliha Hanım, Münevver Saime Hanım, ‘Asri Kadınlar Cemiyeti’ adına Sabahat Hanım gibi birçok isim kurtuluş mücadelesinde meydanlardan halka seslenmiştir. Bunlardan en önemlisi Halide Edip Adıvar’dır. Cumhuriyet döneminde Milletvekilliği de yapmış olan Adıvar, Gazete ve dergilerde yazdığı yazılarla başladığı mücadelesinde şehir şehir dolaşmış, İstanbul’un birçok semtinde onbinlerce insanı meydanlara toplamıştır. Halkın mücadele ruhunu tetikleyen bir konuşmasında; “Yemin ediniz! Ağlayan minarelerin altında benimle birlikte yemin ediniz!” derken kadın erkek toplanmış halktan tek bir ağızla “Vallahi ve Billahi” sesleri yükselmişti.10

İşte Anadolu kadını; cephede ve cephe gerisinde kadınlık kimliğini, cinsiyetini, şahsi hak ve özgürlük anlayışını bertaraf edip, vatanseverlik ruhunu ön plana çıkartarak verdiği mücadele ile Türk kadınının tarihteki imajını farklı bir boyuta taşımıştır.

CUMHURİYET DÖNEMİ VE ATATÜRK İLKE VE İNKILAPLARINDA KADIN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ

Kadın sorunsalı açısından ilk ciddi gelişmeler, Tanzimat döneminde Avrupa’dan gelen yenilik akımlan ve Türk Aydınının çabaları olsa da her gelişme şeriat yasalannın gölgesinde kalmıştır.

Kurtuluş savaşı bir anlamda Türk halkının içindeki yeniden dirilme isteğini uyandırmıştır. Bu büyük mücadelenin baş aktörü iç kuşkusuz Türk Kadınıdır. Atatürk’ün de İlke ve inkılâplarını gerçekleştirirken Kadınlarımızın savaşta gösterdiği başandan etkilendiğini farklı illerde yaptığı konuşmalardan anlayabiliyoruz. Konya da yaptığı bir konuşmada halka Türk kadınını şu cümlelerle ifade etmiştir.

“  Kimse inkâr edemez ki, bu harpte ve ondan evvelki harplerde milletin

kabiliyeti hapyatiyetisini tutan hep kadınlarımızdır. Çift süren, tarlayı eken, ormandan odunu, keresteyi getiren, mahsulâtı pazara götürerek paraya kalbeden, aile ocaklarının dumanının tüttüren, bütün bunlarla beraber, sırtıyla, kağnısıyla, kucağındaki yavrusuyla, yağmur demeyip, kış demeyip, sıcak demeyip, cephenin mühimmatını taşıyan hep onlar, hep o ulvi, o fedakâr, o İlâhi Anadolu kadınları olmuştur. ” 11

1924 de Tevhit-i Tedrisat Kanunu (Öğretim Birliği Yasası) ile laik düzen içinde kadının erkekle eşit şartlarda ve aynı ortamda eğitim hakkına sahip olmasını sağlamıştır. Eğitim, sağlık alanında yapılan çalışmalardan sonra artık ekonomide kadın sesi duyulacaktır

10        Sevilay Uztutan, Düşlerin Peşinden Giden Kadınlar/ Afrodisyas, Sanat ve Kültür Dergisi Mart-Nisan 2010 Sayı: 20, Kum Edebiyat Dergisi - Mart-Nisan 2010 Sayı:55

11        Bemard Caporal - Kemalizm’de ve Kemalizm Somasında Türk Kadım, Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınlan- Ankara, 1982

Türk kadını artık bu inkılâplarla hak ettiği yeri de yavaş yavaş kazanmaya başlamıştır. Çok eşliliğin (poligami) kaldırılması, şahitliklerde kadın ve erkeğin eşit konumda tutulması, kadına boşanma hakkının tanınması ise . 7 Şubat 1926 da “Türk Medeni Kanunu ile karara bağlanmış netice de kadında Bir Türk vatandaşı olarak erkekle eşit hakka sahip olmuştur. O yıllarda TBMM’ sinde en çok tartışılan konu kadının seçme ve seçilme hakkına sahip olup olamayacağı idi. Bu hak kadına 1933 yılında verilmiştir.

GÜNÜMÜZDE KADIN SORUNSALI SINIF VE CİNSİYET AYRIMINDA, KADIN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ, KISITLAMALAR, KADINA KARŞI ŞİDDET VE CİNAYETLER

Türkler, gerek çok eski çağlarda Orta Asya’da yaşamış Türk devletlerinin gerekse Osmanlıların Avrupa’ya kadar uzanan sınırlarıyla dünya üzerinde çok geniş topraklara yayılan ve farklı devletlere mensup en köklü soydur. Konuştukları dili, lehçesi ayrı olsa da Türk motiflerini ve folklorunu farklı geleneklerle yaşamlarına sindirmiş, bundan da asla ödün vermemişlerdir. Belki de bu yüzden bugün Orta Asya bölgesinde bulunan ülkelerde kadına verilen değer ve önem, geçmişin izlerini taşımaktadır. İslamiyet’ten önce ve sonra yaşamış eski Türk devletlerinde kadının saygınlığını bugün, Azerbaycan’dan, Kırgızistan’a kadar Türk devletlerinin hemen hepsinde görmekteyiz. Özbekistan da kadına verilen değer sanatın birçok dalında gün yüzüne çıkarken, Taşkent’e dikilen Özbek şair ve yazar Zülfıya (1915-1996) heykeliyle de bunu tescillemiş durumdadır.

Ülkemizde ise Cumhuriyetin ilanından sonra geçen yıllar içinde, sanayileşme, ekonomik kalkınma, iş istihdamının genişlemesi, kentleşme ve eğitimin ivme kazanması ile artık yeni bir Türkiye vardır. Yüzünü batıya dönmüş, uygar ve modern bir Türkiye. Bu yeni model içinde toplumun dinamiklerini oluşturan dinsel, geleneksel ve kültürel açılımların yoğun bir şekilde yaşamlara yön vermesi, toplumlarda sınıflaşmalara yol açar. Türk kadını ise yeni statüsü ve hukuki kazanımlarıyla tüm bu gelişime ayak uydurmuştur. Kadın, ait olduğu sınıfın belirgin kalıpları içinde yeni bir yer edinmiş olsa da bu; kadın sorunlarını ortadan kaldırmamış, modern yaşamlar içinde kadın sorunsalı sadece şekil ve renk değiştirmiştir.

Yaşanan bu toplumsal değişim kadının sindirilmişliğini de daha belirgin şekilde gün yüzüne çıkartır. Bu sindirilmişlik ya kadına en ağır şartlarda bedeller ödetmekte ya da yaşamın olağan bir getirisi olarak yarayı içten içe kanatmaktadır. Kadın sorunsalının birbirinden farklı her iki yaklaşımı günümüz Türkiye’sinde bazen doğu- batı sentezlerinin ayrıştığı noktada karşımıza çıkıyor bazen de kentli ve kırsalda yaşayan kadın sentezlerinde.

Kişilerin sahip olduğu cinsiyeti, onun toplum içindeki yerini belirlemede 1. derece de etken rol oynar. Kadın ve erkek cinsiyetinin belirlediği genetik özelliklerinin dışında davranışsal özelliklerin hiç birini doğuştan kazanmamıştır. Doğumla birlikte ailede başlayan kazanımlar ileri ki yaşlarda toplumsal düzeyde devam eder. Yani birey, biyolojik, fizyolojik ve genetik etkilerin dışında kişiliğindeki cinsiyet farklılığını, toplumun ön gördüğü ya da toplumdan algıladığı şekilde yaşamaya başlar. Yani istekli ya da istem dışı bir yönlendirmedir bu.

Toplumsal cinsiyetin; kadın ve erkekler arası bir kıyaslamanın olduğu ve davranışların da yaşam şekillerine göre belirlenmesi gerektiğini öngören bir hazır şablonu vardır.

Bu hazır şablon için de kadın kendisine bahşedilen duruşu sergilemek zorundadır. Eski tarihlerden bu yana endüstri toplumunda erkek çalışma hayatında üretken, kadın ise ev için de çalışan kişilerdir. Kadın, sosyal hayatın, toplumsal öğelerin, geleneğin, dinsel öğretilerin bir getirisi olarak kendilerine gösterilen konum dışına çıkamazlar.

Sosyalleşmenin arttığı modern yaşam tarzlarının hayatlarına yön verdiği toplumda kadın, çalışma hayatında yer almaya başladıktan sonra da kendisiyle bağdaştırılan bu hazır şablonlardan vazgeçemez. Hem kendi sosyolojik konumu hem de psikolojisin yarattığı etki ile aynı kalıpları yeni statüsü ile harmanlamaya çalışır.

İşte bu yüzden; Kadın hak ve özgürlüğünün toplumsal cinsiyetle bağdaştırmak gerekir. Kavram olarak “Toplumun verdiği roller, görev ve sorumluluklar, toplumun bireyi nasıl gördüğü, algıladığı ve beklentileri” olarak tanımlayabileceğimiz toplumsal cinsiyetin; kadından beklediği sorumluluk ve görevlerin yanında ona sunduğu hak ve özgürlükte kültürel farklılıklara göre değişim göstermektedir.

Kadın sorunları direkt toplumun yapısını ortaya koyan bir kısırdöngüden ibarettir. Çözümlenmeyi bekleyen fakat sadece toplumsal değişimle beraber şekil değiştiren bir paradoks.

Kadın toplumsal cinsiyetin kendilerine hazırladığı eksenin dışına çıkamamaktadır. Doğu ve batı arasındaki fark ile, kültürlerin kendilerine sunmuş olduğu rollerde değişim gösterir. Batı illerinde modernize edilmiş hayatlar içinde kadın çalışma hayatında var olabilme çabasındadır. Kadınlık cinsiyetinden arınıp, erkekleşerek kabul göreceği kanısı düşüncelerden davranış şekillerine yansımaktadır. Feminenliğin bu denli örtbas edilmeye çalışılmasının tek gerekçesi, yüzyıllardan beri hemen her toplumda gözlenen ataerkil yapının bir getirisidir. Kadının üstünlüğünü kabul etmeyen bu yapı, feminenliğin iş yaşamında üstün olanın “kadın” olduğunu hatırlatmasından kaynaklanır. Kadının giyim tarzından davranışlarına kadar cinsiyetinden arınmış ve erkeksi bir üslup sergilemesi onlara göre kadın erkek eşitliğini nötrlemektedir. Bu ifadenin ışığında erkek ve erkek düşüncesinin hâkim olduğu toplumlarda eşitlik kavramının da altını çizmiş oluyoruz. Eşitlik kadınlık kimliğinden uzak bir tutum sergilendiğinde sağlanabilir ancak. Çünkü var olan zihniyet kadını hiçbir zaman bir birey olarak erkekle aynı teraziye koyamaz. Kadının doğuştan sahip olduğu biyolojik, fiziksel ve genetik yapısı gerekçe olarak gösterilir.

Sosyalleşmenin bir getirisi olarak çıkan tablo şu şekildedir:

>        Kadın İş Yerinde; Cinsiyetinden arınmış erkekleşmeye yüz tutmuş bir 2. cins’dir.

>        Kadın Evde; Ev işleri, çocuk bakımı eş ile ilgilenme arasında uğraş veren ve tam anlamıyla kadın kimliğine bürünmüş bir feminen.

>        Kadın Sosyal Çevre de; Kültürel ve geleneksel olanın dışına çıkmayacak çizilen hayali eksen içinde var olacak kadar kadın. Ve eştir. (Buradaki kullanılan eş kelimesi dış dünyaya yapılan bir gönderme başka bir değişle hatırlatmak amaçlıdır.)

Kadının gerek iş yaşantısında gerekse sosyal yaşantısında kendini hangi konumda gördüğü ve ne hissettiğinin önemi yoktur. O sadece toplumun dayatması sonucu kendisine sunulan görevler bütününü yerine getirmekle yükümlüdür. O şekilde de davranır.

İstatistikler özellikle kent yaşamında kadınların erkeklere oranla daha fazla depresyona girdiği ve depresif bozukluk sergilediğini verilerle kanıtlanmış durumda. Bunun en belirgin sebebi ve kent yaşamında kırsala oranla daha fazla olması, kentli kadının çok çeşitlilik gösteren yaşam düzeni içinde var olabilme ve kendinden beklenenleri yerine getirme çabasıdır. Kadın bu davranışının sorgulamasını sadece iç dünyasında yapar.

Çünkü o mutlu edebildiği sürece mutludur.

Kırsal da yaşayan kadının, kentli kadına göre hayat standardı daha sınırlıdır. Bu sınır içinde yaşamı geleneğin kaideleriyle sınırlanmıştır. Küçük bir çevrede yaşıyor olmanın verdiği etki ile kendisinden beklenilen kalıbın dışına çıkmayı istemez. Bu gerekçe onu kentli kadına göre daha rahat bir yaşam sürmesini sağlar.

KADINA KARŞI ŞİDDET VE CİNAYETLER

Kadına karşı uygulanan şiddeti tanımlarken; kültürel, sosyal, geleneksel ya da dinsel bir alt yapıyla sınırlandırmak, ya da belli bir coğrafyayı hedef göstermek yanlış olur. Bugün kadın, her sosyal konum içinde şiddete maruz kalabiliyor. Kentli kadından kırsal da yaşayan kadına kadar ya da doğu- batı sentezi içinde ele aldığımızda, kadın farklı sebep ve şekillerde şiddeti yaşıyor. Toplumsal yönüyle, sosyo-psikolojik sebeplerin bir sonucu olan şiddetti, bireysel değerlendirdiğinizde psikolojik etkilerin ağır bastığı gözlemlenir. İstatistikler baz alındığında kadın kadar çocuklarında şiddete maruz kaldığı bir gerçektir. Bu durumu şiddetin güçlünün güçsüz olanı ezmesi, savunmasız olanın şiddet görmesi olarak da değerlendirebiliriz. Güç’den kasıt sadece fiziki donanımdan ibaret değildir. Kadının ekonomik özgürlüğü, sosyal konumu ve statüsü, erkeğin sahip olduklarına denk ya da daha yüksek seviyede ise bu durum kadını aile içinde ve eşine karşı eşit ve güçlü kılar. Caydırıcılığı sebep-sonuç ikileminde etken rol oynar. Tüm bunlara rağmen kadının bir şekilde şiddete maruz kalışı, kadındaki gücün sindirilmeye çalışılması olarak ifade edebiliriz. Başka bir değişle şiddet; Ataerkil yapının kadına yenik düşmesini engelleyen bir çıkış noktasıdır.

Kadın sadece ikili ilişkilerde değil, yaşanan her türlü sorunda şiddet görmektedir. Kadın bir nevi ‘Günah Keçici’ durumundadır. Örneğin şiddetin eğitim ve refah düzeyine göre farklılık göstermesi, sınıfsal farklılıkların yaşam standartlarını yüzüne çıkartır. TUİK’ den (Türk İstatistik kurumu) alınan verilere göre, evliliklerde eğitim ve refah düzeyi düşük ailelerde kadın şiddete maruz kalırken fiziksel şiddetin daha fazla olması(tablo-l), evlilik harici kadının şiddet gördüğü durumlarda ise eğitim ve refah düzeyi yüksek kişiler arasında ve çoğunluğunun cinsel şiddet ya da istismarı (tablo-2)olarak belirlenmesi düşündürücüdür.

Şiddeti, doğu-batı sentezi içinde değerlendirdiğimiz de durum bir hayli değişmekte. Doğu illerinde özellikle güney doğu da geleneksel normların oluşturduğu yapı içinde yaşam koşullarını ve standardını belirleyen töreler ve gelenektir

Geleneğin ve törenin hüküm sürdüğü bu yörelerde gelişim ve değişim son derece yavaş ilerler. Dış dünyaya kapalı, kabuğunu kırmaya korkan yapısı için de bu iki olgu; kural ve yasakları azalmadan, gücünden hiçbir şey kaybetmeden kutsanmışlığını sürdürür. Toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, kadını çok daha farklı bir konuma oturtmuştur. Selçuklu ve Osmanlılardaki Ön Asya’dan gelme Arap geleneği bu illerde hala etkisini göstermektedir.

Geleneğe ve töreye bağlılık, yaşamların beslendiği ana damardır. Bu bağlılığın ve yaptırım gücünün önemi, toplumun kimliğini oluşturur. Uyum, namus kavramıyla eşdeğerdir.12

Belirlenen normlar içinde kadın kendini eşinin ve ailenin zarar görmeyeceği şekilde korumak zorundadır. Burada “koruma” kavramı bir nevi dış dünyadan kendisini soyutlaması tamamen eşe ve aileye dönük bir yaşam sürmesi olarak algılanabilir. Namus ve şeref kavramlarının kadına yüklediği sorumluluk, törenin kendisine sunduğu yaşama hakkının garantisidir. Çünkü kadına gelecek zarar erkeğe ve ailesine gelmiştir.

Ülke de işlenen kadın cinayetlerinin büyük çoğunluğu töre cinayetleridir. Evlilik dışı yaşanan bir ilişki, töre gereği ölümle cezalandırılır. Birçoğu gün yüzüne çıkmamış tecavüz ve her türlü cinsel istismarın yaşandığı bu toplumlarda, kadının maruz kaldığı zülüm addedilecek olayı itiraf etmesi de bir tabudur. Yaşanan her ne ise geleneğin ve törenin baskılayıcı etkisiyle içine sindirmek zorundadır. Çünkü kendi namusuyla birlikte, ailesi hatta soyu ve aşiretinin de namusu kirlenmiş şerefi zedelenmiştir. Sessizlik tercihi, sindirilmişliğin sonucu ve cezalandırılma korkusundandır. Bunun aksine bir tutum sergilerse töreleri gereği yine ölümle cezalandırılır. İnfazı kadına en yakın akrabası (eş, erkek kardeş ya da erkek evlat, vb.)gerçekleşir. Her cinayet, namusun temizlenmesi anlamına gelir. Bu infazı gerçekleştiren kişi için bir gurur kaynağıdır. Çevresince onurlandırılır.

Max Weber, Toplumsal davranışları belirleyen sebeplerden birisi “davranışın değer- bilinciyle” belirlenmesidir” diyor. Ve bakın buna nasıl açıklık getiriyor; “Kim ‘davranışının doğuracağı neticelere aldırmaksızın sırf vazife, şeref, güzellik, zühd, sadakat ya da her hangi bir dava inancından dolayı davranışta bulunursa, davranışını, ‘saf değer-bilinciyle’ sergilemiş olur” sonrasında Weber şöyle devam ediyor; “Değer-bilinçli davranış, hep inanılan ‘ilkelere’ ya da “kişinin kendinden beklenildiğine inandığı ‘taleplere’ uygun davranışlardır.” Weber’in bu tanımından yola çıkarak; kadın cinayetlerini sosyo-psikolojik boyutta değerlendirmek en doğrusu. Yani, Cinayeti işleyen fail sonucuna aldırmadan görevini yerine getirir. Çünkü toplumun kendisinden beklediği budur. Bir görev olarak addedilen bu durum aileden ziyade törenin kendisi için belirlediği seçenektir. Cinayeti işleyen kişilerin asla pişmanlık duymadığını,

12        Sevilay Uztutan - Faili Her Zaman Birden Fazladır - Kadın Cinayetleri /RADİKAL GAZETESİ 01 EKİM 2010

aileleri, çevreleri tarafından hatta cezaevinde dahi el üstünde tutulduğu, gerçeği cinayetlerin korkunç boyutlarını gün yüzüne çıkarmaya yetiyor.

Cinayetlerin daha çok doğuda işlenmesi, batıda ise göç ile gelen aileler arasından çıkması kadın cinayetlerinin daha çok doğu kökenli olduğunu gösteriyor.

Burada, kadının asimilasyona uğraması ve yaşadığı istismara boyun eğip sessiz kalması ve erkeğin kadını (annesi, kız kardeşi ya da evladı) ölümle cezalandırması söz konusu olduğunda törelerin ve geleneğin yaptırım gücünün bireylerin ruh sağlığını ve toplum psikolojisini hangi boyuta taşıdığı ise ürkütücüdür. Önemle üzerinde durulması gereken bu ayrıntıların o toplumlarda olağan karşılanması ise ayrı bir dramdır.

Batıda sosyal bilimcilerin kadın sorunsalını kapitalizmin ve sanayileşme süreci içinde değerlendirirken bizde hala geleneğin etkilerinden bahsedilmesi kültürel yapılardaki kısırlığı gün yüzüne çıkartmaktadır.

Halbu ki batı toplumlarında da kadını eve hapseden anlayışın hüküm sürdüğü geleneksel yapının çok eski tarihlerde var olduğunu konu içinde irdelemiştik. Bu da değişimin batı ülkelerinde dikey, doğu ülkelerinde ise yatay bir platformda geliştiğini göstermektedir.

Gelişimin yatay eksen de devamlılık göstermesinin sebebi geleneğin vazgeçilmezliğidir. Gelenekler kutsallıkla bağdaştırılır.

Bugün Avrupa’da aile yapılarında gözlenen çözülme, boşanmalar, aileden kopuk ayrı yaşam sürme isteğinin hat safhada oluşu, kültürel yapının endüstri toplumuna yenik düştüğünü gösterir. Kadın, bu toplumlarda özgür bir yaşam sürmesine rağmen farklı kalıplar içinde kadın sorunsalını yaşamaktadır. Tecavüz, taciz, enseste maruz kalması, ilişkilerde şiddetin artış göstermesi her geçen gün artan sorunlardır. Aynı kadın sorunlarının ülkemizde de artış göstermesi yaşanılan kısırdöngünün sadece geleneğe bağlı olmadığını göstererek kadın sorunsalını evrensel bir boyuta taşımıştır. Kadın sorunsalının evrenselliği, hiçbir temele bağlı kalmaksızın sadece kadının metalaştırılmasıdır.

Kadın sorunsalını sosyoloji ile psikolojinin harmanlandığı nokta da değerlendirmek en doğrusu. Evrenin kadın için sunduğu yapı ne derece kırılgan bir bütünlük içeriyorsa, erkeğin güce olan düşkünlüğü de aynı oranda esneklik gerektirir.

Çağlar öncesinde Orta Asya Türk kadınlarının savaşçı, silah talimi yapan, kahraman kişiliklerine konu içinde değinmiş, Afet İnan’ın kitabından şu alıntıya yer vermiştim; “Orta Asya Türklerinde kadın, evleneceği erkeği “kılıç dövüşü” yaptığı erkekler arasından seçiyor ve bu seçimini yendiği erkek üzerinden değil, kendisinden güçlü olanlı tercih ederek kullanıyor.”

Bu noktada kadın psikolojisi çok iyi analiz etmek gerekir.

Yarışlar da savaşlar da her zaman kazanmak için yapılır. Galip gelmek bir zaferdir. Fakat kadın burada galip gelmek erkeği yenmek için uğraş verse de eş seçimin de bu zaferini göz ardı ediyor. Beklenti saf değiştiriyor. Bu da bahsettiğimiz o kadındaki kırılgan yapının ve kendine olan güvenin tamamlayıcısı olarak erkeği görmesinden kaynaklanıyor. Oysa çağlar boyu erkek beklenen özelliğini tamamlayıcı olarak değil, yıkıcı eylemler için kullanmıştır. Toplumun dinamiklerini oluşturan diğer unsurlar yer belirleyici parametreler olarak araçsal özelliklerini muhafaza etmiştir.

Bugün hala birçok resmi ya da özel kadın kuruluşu, Kadın hak ve özgürlüğünü korumada, eşitlik ilkesinde, işlenen yüzlerce cinayete ve şiddete karşı her türlü platformda kendi savaşını vermeye devam etmektedir.

KAYNAKLAR

Caporal Bernard - Kemalizm’de ve Kemalizm Sonrasında Türk Kadını, Türkiye İş Bankası, Kültür Yayınları- Ankara,1982

Gökalp Ziya - Türkçülüğün Esasları - Toker Yayınları -1989

Giddens Anthony - Sosyoloji Eleştirel Bir Yaklaşım- Birey Yayıncılık - 1997

İnan A. Afet - Tarih Boyunca Türk Kadınının Hak ve Görevleri - Milli Eğitim Basımevi - 1975

Marx, Engels, Lenin - Kadın ve Aile - Sol Yayınları -1992

Merdanoğlu Süleyman - “Özbekistan’da Devlet ve Toplum Da Kadının Yeri  Özbekistan’da Devlet Ve Toplum Da Kadının Yeri” isimli Makale - www.altinmiras.com

Mitchell J. Oakley A. - Kadın ve Eşitlik - Kaynak Yayınları -1984

Uztutan Sevilay -Düşlerin Peşinden Giden Kadınlar - Afrodisyas, Sanat ve Kültür Dergisi Mart- Nisan 2010 Sayı:20, Kum Edebiyat Dergisi - Mart-Nisan 201

Uztutan Sevilay -Faili Her Zaman Birden Fazladır-Kadın Cinayetleri /Radikal Gazetesi 01 Ekim 2010

Weber Max - Sosyoloji’nin Temel Kavramları - Bakış Yayınları - 2002

_________________________________________________________________________ Sevilay Uztutan ( sevilayuztutan@gmail.com ) -İZMİR

NOT: Bu makale, 2011 yılında açtığımız, " TÜRK DÜNYASINDA KADIN HAKLARI " Yarışmamıza katılmıştır. Yarışmaya yeterli sayıda katılım olmadığından, yarışma İPTAL edilmiştir. Yarışma koşulları gereği yazarın izni ile sitemizde yayımlanmaktadır. Diğer makalelerde burada sırası gelince yer verilecektir. www.altinmiras.com  ve yazar adı kaynak gösteririlerek alıntı yapılabilir.

  
5164 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Saat
Takvim
Döviz Bilgileri
AlışSatış
Dolar5.68495.7077
Euro6.28036.3054